Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Akademik-psikolojik bataklık

Ne zaman kafam karışsa, ne zaman kendimi debelenip de bir türlü çıkamadığım akademik ve psikolojik bir bataklığın içinde bulsam, geri dönüp düşünmeye başlıyorum: “Araştırma nedir? Ben ne yapıyorum, ne yapacağım?” Bir süre devam eden huzursuzluğun ardından, bulanık su biraz duruluyor ve en başa dönüyorum. Hızlıca çakıl taşlarımı tekrar gözden geçiriyorum. Ancak bu şekilde çalışmaya başlayabiliyorum çünkü. Zahmetli bir süreç… Yeni karşılaşmalar, sorular ve keşifler olursa keyifli ve heyecanlı bir maceraya da dönüştüğü oluyor. Yani daha önce yazdığım gibi, göle açıldım sanırken bakıyorsun ki bir denizde kaybolmuşsun.  Buzdağı göründüğünden çok derin.gölde kaybolmak

Bu seferki bataklığa saplanma deneyimimden çıkarken ilk el attığım kavram “metodoloji” oldu. Perşembe günleri metodoloji üzerine kafa yorarken, Clough ve Nutbrown’ın A Student’s Guide to Methodology kitabını okumuştum. Şu sıralar döner dönmez yapacağım araştırma beni heyecanlandırdığından olsa gerek, notlarıma dönüp baktığımda, başlıkta da ifade ettiğim soru öne çıktı: Araştırma ile metodoloji ilişkisi…  Bu soruyu tartışmaya geçmeden önce, biraz bağlamımdan söz edeyim. Huzurla derin derin düşündüğüm ve bundan suçluluk duymadığım Viyana’daki günlerimin sonuna yaklaştım. Bu, beni biraz geriyor. Ankara’ya döndüğümde neyle karşılaşacağımı bilmiyorum; işte bu bilinmezlik ve belirsizlik de beni kaygılandırıyor. Ve ne talihsizlik ki bu son günleri de yeterince iyi değerlendirmeyecekmişim (değerlendirmemişim) gibime geliyor. Çünkü Ankara’ya gidip döndüğüm mayıs ayından beri odama, Viyana’ya gelen misafirlerim ve kendi seyahatlerim nedeniyle, kendimle pek baş başa kalamadım ve bu yüzden de yeterince çalışamadığımı hissediyorum. Bu da büyük bir suçluluk duygusuyla cebelleşmemi kaçınılmaz kılıyor. Neredeyse üç haftadır –önce Paris seyahati, sonra kuzenlerimin ziyareti ve geçirdiğim ağır grip yüzünden– hiç çalışamadım. “Çalışmam yetişmeyecek, planladığım hiçbir şeyi tamamlayamadım,” diyerek gerçekten bu işi bitiremeyeceğim yönünde kaygı ve endişelerim beni bir mengenenin içinde ezip öğütüyor. Tez çalışmasının ne kadar nankör olduğu ve biraz tezden uzak kalınca nasıl sana küstüğünü yazanlar çok iyi bilir. Nereden başlayacağımı bilemiyorum, yolumu kaybetmiş gibiyim. Son birkaç haftadır böyle hissediyorum. Pusulam kayıp. Ama tüm bunlara karşın yine de masanın başına oturup bir şeyler yapabildiğiniz sürece, tekrar bir yerden başlayabiliyorsunuz. İyi haber…

Güzel karşılaşmalar ve bataklıktan çıkış…

En güzeli, eğer gerçekten doğru bir yoldaysanız ve şanslıysanız sizi heyecanlandıran bir şeyler muhakkak çıkıyor karşınıza. (Bunun gibi) metinler, karşılaşmalar, hatırlamalar, evreka anları… 🙂 Bu yazının konusu olmasa da, Çarşamba günü Boku Üniversitesi, Peyzaj Mimarlığı Bölümünde doktora yapan bir araştırma görevlisiyle tanıştım: Irene Bittner[1]. Bana, yaptığı gözlemleri haritalara nasıl yerleştirdiğini gösterdi. Doğrusu bu da beni heyecanlandırdı. Köken olarak plancı olduğumdan ve kentsel politikada bir süredir uzak kaldığımdan, haritalar beni heyecanlandırıyor. Doğrusu yazdığım doktora teziyle planlamaya ve haritayla gösterim teknikleri içeren bir metodolojiye geri dönüş yapmayı çok arzuluyorum. Bunu ne kadar başaracağım bir muamma olsa da, kentsel politika, planlama ve coğrafyayı ilişkilendirmeye bir şekilde adım attığımı hissediyorum. Önümüzdeki pazartesi Irene ile tekrar buluşup, Viyana 12.bölgedeki bir mahalleyi ziyaret edeceğiz. Bu bölgenin çevresinde bisikletlerimizle pedal çevirirken, oradaki parklarda gidip görüşmeler yapacağız. Türklerin de yaşadığı yoksul bir bölge olması nedeniyle, yapacağımız görüşmelerden ikimiz de çok heyecan duyuyoruz. Bu arada Irene’ye neden o bölgeyi seçtiğini sordum görüşmemiz sırasında. Anladığım kadarıyla, bu bölge Viyana’nın şehircilik tarihinin farklı fazlarını içeren bir bölge. Konut bölgesindeki yapıların bir kısmı 1920’lere uzanıyor, bir kısmı İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilmiş, hatta Kuzey Tren Garı diye daha önceden terk edilmiş bir alanda yeni gelişmeler oluyormuş. Irene, açık alanlardaki fiziksel aktivitelerle ilgileniyor ve özellikle de gençlerle görüşmeler yapacak. Irene ile pazartesi günü yapacağımız görüşmelerin ardından bu konuda umarım tekrar yazmaya fırsatım olur.

Metodoloji nedir? Araştırmayla nasıl ilişkilidir?

a students guide to methodology_kapak.1Gelelim sorumuza: Metodoloji nedir? Araştırmayla ne ilişkisi vardır? Clough ve Nutbrown kitaplarında metodolojinin araştırmanın ta kendisi olduğunu ileri sürüyorlar. Kitapla ilgili aldığım notları ve yaptığım ses kayıtlarını tekrar gözden geçirirken bazı noktalar öne çıktı; onları paylaşayım:

(1)  Metot, tezi yazarken kullandığımız yöntem ve araçlarken; metodoloji de genelde tezde neyi niye yaptığımızı rapor ettiğimiz bir bölüm olarak kabul edilir. Evet metot ve metodoloji birbirinden farklıdır ancak, bu tanımlar yetersiz. Metodoloji aslında geçerli bilgiye ulaşmak için yaptığımız her seçimin temelindeki mantığı temsil eden bir disiplin. Felsefeyle çok ilişkisi olan bir alan. Çünkü yaptığımız seçimlerin temelinde felsefe var; incelediğimiz araştırma nesnesinin doğasına (ontoloji-varlık felsefesi) ve onun bilgisini üretmeye (epistemoloji-bilgi felsefesi) yönelik belli varsayımlarla hareket ederiz[2]. Belki bunların farkında bile değilizdir ya da onları bilinçli olarak seçip inşa ederiz. İşte metodolojinin kökeninde bu varsayımlar vardır her şeyden önce.

(2)  Bununla ilişkili olarak, metodolojinin en can alıcı noktası şu ki: Bir araştırmacının, hangi yöntemin hangi bilgiyi çağırdığı konusunda farkındalığının olması gerekiyor. Kitabı ilk kez okurken de bu nokta beni çarpmıştı: HANGİ YÖNTEM HANGİ BİLGİYİ, hangi bilgi hangi yöntemi ÇAĞIRIR?

(3)  Araştırmacı bunun devamında şunu sorabilmeli, benim çalışmam nasıl bir bilgiyi talep ediyor ve bu araştırma nasıl bir yöntem çağırıyor?

Bu noktalara dayanarak diyebiliriz ki; metodoloji, neyi neden öyle yaptığımızı açıkladığımız bir tez bölümünün ötesinde, üzerinde araştırma boyunca sonsuz sayıda aldığımız irili ufaklı kararların tez boyunca rapor edildiği bir felsefi temeldir aynı zamanda. Yani metodoloji, tez metnini aşan ve kendini araştırmanın her aşamasında ve anında hissettiren bir şey. Bu konuya da yazmayla araştırmanın farklı konsantrasyon biçimleri gerektirdiğini ileri sürdüğüm yazımda değinmiştim. Öyleyse, metodoloji bu iki farklı konsantrasyon düzeyini birbirine bağlayan unsurlardan biri, yolumuza pusula olan. Bu iki düzeyi birbirine bağlayan diğer unsurun da problematik olduğunu söyleyebiliriz ki onu da sonraki yazılarımızda tartışacağız.

Öyleyse şu noktaya geliyoruz: Metodoloji, “ne yaptım, neden öyle yaptım?” diye basitçe yazılıp geçilecek bir tez bölümü olmanın ötesinde. Tez yazılıp sunulsa da, dayandığı araştırma gün be gün geliştirilen ve her gün pek çok karmaşık kararın verildiği uzun bir süreci kapsıyor. Bu karalardan bazıları:

o   Araştırma sorunu çerçevelemek, formüle etmek [PROBLEM FORMÜLASYONU]

o   Belli bir metodu seçmek, [ALAN ÇALŞ. & METOTLAR]

o   Hatta hangi kelimeyi nerede kullanacağını seçmek [KURAMSAL ÇERÇEVE & DİLBİLGİSİ & YAZMA ÜSLUBU]

Ayrıca kararlarımız bununla da bitmiyor, bu sürecin ve yaptığımız seçimlerin hangileri rapor etmeye değer ve nasıl rapor edilebilir, bu da ayrı bir seçme setini oluşturuyor.

Metodoloji-Problematik ilişkisi

Araştırma, içerdiği seçimlerle şekillendiğinden, aslında metodolojiyle bu kadar iç içe; hatta metodolojinin kendisi. Burada doktora tezini yazmakta olan bir araştırmacının hedefi,  eleştirel bir araştırma yaklaşımı & duyarlılığı geliştirmek olmalı. Ne de olsa, doktora tezinin amacı bize araştırma yapmayı öğretmek ve akademiye giriş yapabileceğimiz yeterliliğimizi kanıtlayacak bileti sunmak. Bunun için bize yol gösterecek iki omurga var: Bunlardan biri metodoloji, diğeri ise problematik. Ben problematiği araştırmanın özü, ruhu; metodolojiyi de bu özün vücut bulması, biçimi olarak algılamayı seviyorum. İkisini birlikte geliştirmek çok önemli. Her araştırma kendine has, çünkü her araştırmacının derdi, sorusu, problemi ve sınırları farklı. Bu çerçevenin gerektirdiği metodoloji (yöntem ve prosedürler, seçimler) de farklı. Öyleyse, metodolojiyi seçmekten ziyade, her araştırmanın kendi metodolojisini çağırdığını, onu kurup inşa ettiğini, ondan oluştuğunu söylememiz mümkün. Öyleyse daha önce de yazdığımız gibi, araştırmayı gün be gün geliştirirken, hem yaptıklarımızın kaydını düzenli olarak tutmak ve hem de ürettiğimiz bilgiye ve geliştirdiğimiz, inşa ettiğimiz tüm metodolojiye eleştirel yaklaşmak gerekiyor. Peki bunu nasıl yapacağız?

Araştırma günlüğü & Tez Çalışma/yazma Grubu:

Kitabın girişindeki şu ifadeler çok çarpıcı geldi bana:

Students who repeatedly confront their own and others’ thinking with AWKWARD QUESTIONS produce more persuasive and effective research studies” (p. ix). – “Kendilerinin ve başkalarının münasebetsiz, saçma sorularıyla bezeli düşünüşleriyle tekrar tekrar yüzleşen öğrenciler, daha ikna edici ve etkili araştırma çalışmaları üretebilir.

Kendi deneyimime dayanarak bu ifadeye yürekten katılıyorum. Çalışmanı, düşünce ve bulgularını ne kadar çok tartışmaya açarsan, o kadar rahat ilerlersin. O kadar rafine bir araştırma ve metin üretebilirsin. Bunun da iki ayağı var: İlkin, araştırma günlüğü tutmak, ikincisi ise bir çalışma/yazma grubu oluşturmak. Bu konular ayrı bir yazıda ele alınırsa daha iyi olacağını düşünüyorum. Şimdilik kendimize bir ödev vererek bu yazıyı tamamlayalım.

ÖDEV:

Ben nasıl bir bilgi üretmeyi hedefliyorum? Benim amaçladığım bilgi hangisi? Peki o bilgiye ulaşmak için nasıl bir metodolojim olacak? Neler yapacağım? Seçimlerim nasıl olacak? Buna ilişkin bir farkındalık geliştirmek gerekli. Hadi biraz düşünelim… 🙂

11.07.2014 / Cuma // 15:47 – 18:46

 

[1] Irene ile tanışmama ön ayak olan kişi ise, bir başka güzel ve bana heyecan veren karşılaşmayı yaşadığım kişi: SKuOR’da bu dönem Rob’la birlikte misafir hoca olan Elke Krasny. Onu evinde ziyaret ettim, bir kahve eşliğinde sohbet ettik. Evinde –biri sarı biri grili beyazlı– iki erkek kedisi ve üç çocuğu var. Beni de, “Evime gelebilirsin, tabii eğer kedilere ve çocuklara alerjin yoksa,” diyerek davet etmişti evine. Onla Haziran’ın son Pazartesi günü görüşmüştüm. Bana tuhaf biçimde yaşamak istediğim hayatı anımsattı. Dönem boyunca bilgisine ve duruşuna saygı duyduğum bir insandı. Kendine güvenen, tok sesle konuşan, hemen her şeye eleştirel yaklaşan sol duruşlu feminst bir kadın. Lafını hiç esirgemiyor. Çok sağlam. Bilgisi de görgüsü de… Üstelik Türkiye’deki Gezi direnişini yakından takip edip, heyecan duyan, bunları benle konuşan gerçek bir akademisyen ve aktivist. Belki de bu yüzden ya da çocukları ve kedileri ve güzelim mutfağı görünce, onu en çok sevdiğim anarşist-feminist yazar Ursula K. Le Guin’e benzettim. Öykündüğüm bir kadın olup çıktı o da. İşte o görüşmemizde, Viyana’da görüşebileceğim kişilere hemen mail attı. Onlardan biri de Irene idi. Elke’yi tanıdığıma ve evini ziyaret ettiğime çok mutluyum 🙂

[2] Üniversitelerde verilen metodoloji ve seminer derslerinde belki bilgi felsefesi ve bilim felsefesi ile yaptığımız araştırmanın ilişkisine daha çok değinilebilir. Bu sayede yazın taraması yaparken ve kuramsal-kavramsal çerçevelerimizi inşa ederken daha rahat edebiliriz diye düşünüyorum. Öncelikle çalışma nesnemiz nasıl bir nesne; örneğin bizler mekanla uğraşıyoruz. Mekan nasıl bir araştırma nesnesidir? Temsili nasıl olur? Yapılan bir araştırmanın temsili nasıl olur? Bu bizim –birbirlerinden pek de ayrılmayan– siyasi ve bilimsel duruşumuzu da yansıtacak bir şey. Neleri varsayıyorum, bu araştırmayla neleri hedefliyorum, hangi bilgiyi nasıl üreteceğim, bu ne işimize yarayacak? Bu gibi temel soruları hangi felsefi yaklaşım nasıl yanıtlamış, hangi okul bunu araştırmalarına nasıl adapte etmiş? Buna benzer bir farkındalığı, Melih Ersoy hocamızın CRP 495 dersinde edindiğimi hatırlıyorum. Kent çalışmalarını öyle güzel yerleştirmişti ki. Bu da bir başka yazının konusu…

Reklamlar