Etiketler

, , , , , , , , , ,

Gecenin bir yarısı uykum kaçmış, radyomda Carmina Burana’nın O Fortuna bölümünü dinlerken, aklıma takıldı:  Roma bir günde mi inşa edilmiştir? 

Tabii ki hayır. Peki, öylesine ihtişamlı bir kent, nasıl bir emeğin ürünüdür? Tahmin ediyoruz ki, Roma, her gün, an be an tuğlalar kona kona, birikerek inşa edildi. Peki, biz neden “değer verdiğimiz ürünleri bir günde oluşturalım” telaşı içindeyiz? Bu acelemiz niye? Hayatta önemsediğimiz herhangi bir şey için yavaşlamaya, belli bir uğraşımızda derinleşmeye korkar olduk. İçinde yaşadığımız çağın üretim biçimi ve siyasi iktidarların projeci yaklaşımının bizim gündelik hayatlarımıza, edimlerimize bu kadar sızması neden? Hadi onlar bizi etkilemeye çalışıyor, peki biz kimi etkilemenin peşindeyiz? Bu acelemiz niye? “Eğitimde acele olmaz”, demişti bir aikido seminerinde Nebi (Vural) Hoca. Ama ‘telaş’ her yerde, her nesilde. Bize dayatılan… Siz de duyumsuyor musunuz? Bir tanıdığımın oğlu, beş-altı yaşında, kaygı bozukluğu tedavisi görüyordu. Hem hız hem mükemmeliyetçilik bizi çepeçevre kuşatmış. İlkel dediğimiz çağlarda tanrılara kurban edilen kanın yerini, insanların gözünü ‘başarı’ bürümüş. Ne yapsak ki?

Hedef – Süre – Psikolojik Direnç

İşin içine – Roma’yı inşa etmek kadar büyük olmasa da – hayatınızı etkileyecek akademik hedefler girdiğinde nasıl hissediyor, bu durumla nasıl başa çıkıyorsunuz? ÖSS’ye girmekten tutun da tez yazmaya… Bir hedef ve bunu başarmam için bana verilen belli bir süre söz konusu olduğunda, ben psikolojik direncimi korumakta ve içime sinen değerli ürünler ortaya koymakta birazcık zorlanıyorum. Büyük motivasyonlar ve heyecanlarla canhıraş çalışmaya başlayıp, psikolojik direnciniz kırılıp nefesiniz kesildiğinde, siz de havlu atar mısınız mesela? Baştan savma mı yaparsınız, vaz mı geçersiniz? Bir dahaki sefere daha iyi olacak diye kendinizi mi kandırırsınız? İşin garibi, o hedefe bir şekilde ulaşılır: Korkulan sınav geçilir, ötelenen ödev yazılır, proje teslim edilir ama… Tüm bunlar birikerek hayat olur. Eksik ya da yanlış olan nedir? Siz de tez yazarken, para biriktirmeniz, kilo vermeniz gerektiğinde –yani sizin için iyi, sağlıklı olacağını varsaydığınız yeni bir şeyi yapmanız gerektiğinde- ya da yeni bir edimde sonraki aşamalara geçmek için belli engelleri aşarken, kendinizi bir ömür törpüsünün içinde hisseder, güveninizi yitirir misiniz zaman zaman?  Görüş açınız bulanıklaşır mı? Hayatınızı iki yetişebilme arasında ya da vermeniz gereken sınavlar arasında gerili bir ip gibi duyumsar mısınız?

Ritim

Bu gerginliğin temelinde sanıyorum iki nokta var: Birincisi, hedeflediğimiz şeyle onun için gündelik olarak yapmamız gerekenler arasında bir konsantrasyon düzeyi farklılığı olması; ikincisi desonuç ürüne, hedefe ve bunlarla birlikte gelecek olan ‘başarı[1]’ya (!), süreçten ve gündelik rutinlerden daha çok anlam atfetmemiz. Buna bir de mükemmeliyetçilik hastalığını ekleyin… Bu çarpık bakış açısı benim yıllardır hem hayattan keyif almamı engelliyor; hem de biraz yavaşlayıp, ortaya gerçekten değerli ürünler çıkararak bir şeyleri değiştirme gücümü de törpülüyor, tüketiyor. İşin açıkçası bu beni çok yordu. Hatta canıma tak etti… Peki ne yapabilirim diye düşünmeye başladım.

Lisans ikinci sınıfın yarıyıl tatili bittiğinde, Çetin (Göksu) hocamızın yanına gitmiştik birkaç arkadaş. Stüdyo tekrar başlayacağı için hepimiz bir yandan heyecanlı ama bir yandan da gergindik. Hocaya yoğun tempodan ayaküstü şikayet edip, ‘acaba yorulmamanın bir yolu var mıdır’, diye sorduk. Çetin Hoca bir zamanlar dağcılık yapmış; cevabı beni çok etkilemişti: “Dağcılar belli bir ritimle yürürler. 3.odemis-te-cig-dustu-bir-dagci-kayip-4330416_5104_oSiz de belli bir ritimle yürürseniz, yorulmazsınız”. Tabii ki yürüyemiyorduk 🙂 Mimarlık fakültesinde okuyanlar bilir; o projenin başında günlerce kalıp da eskiz kağıtlarına bakar, bazen hiçbir şey çıkaramazsın. Laklak eder, hafta sonları, geceleri stüdyoda kalır, sonra da yumurta kapıya dayanınca bir güzel sabahlar projeyi bitirirsin. Ama her şekilde biter. Nasıl olsa (!).

Dar vakitlerde insanın kafası daha iyi çalışıyor, doğrudur. Öğrenciysen dört yıl buna katlanabilirsin, ama ya bu senin hayatınsa, mesleğinse… ne yapmalı? Acı çekmeden öğrenmeyi, değerli bir şeyler üretmeyi nasıl başarabilirsin? Kendini yeniden ürettiğin diğer edimlerini ve mücadele alanları da ihmal etmeden, edimlerini nasıl dengeleyebilirsin? Yorulmadan, canından bezmeden akademik çalışmalarının sürekliliğini nasıl sağlarsın? Hedefini ve başarı fikrini gözünde büyütmeyi bırakıp, rutinlere odaklanarak ve gündelik çalışma sisteminden keyif alarak, belki de. Zaten almıyorsan neden o işi yapıyorsun ki? 🙂 bir sonraki yazımız hedefin karşısında, rutinin ne anlama geldiğini açmaya gayret edecek.

Sevgiyle,

07.02.2014 / Cuma // 01:43 – 03:51

Viyana / DÖbling

[1] Başarı yanılsaması üzerine çok düşündürecek yazdıracak bir mesele… Toplumun başarıya ne kadar önem verdiğini, en az para kadar – belki de onunla birlikte – ne kadar etkili bir güç ve meşruiyet aracı haline geldiğini, Woody Allen’ın kızının yazdığı mektubu ve altındaki yorumları şu linkten okuyunca fark ettim: http://www.5harfliler.com/woody-allenin-kizi-dylan-farrowdan-acik-mektup/. Konumuzla çok alakasız gibi görünse de ilginç bir okuma deneyimi oldu benim için, çünkü toplumun kadın meselesini bir sanal ortamda bu mektup ve başarı olgusu üzerinden nasıl tartıştığını okumak gerçekten çarpıcı ve esinleyici bir deneyim. Bakalım okuyun siz neler hissedeceksiniz.

Reklamlar