Etiketler

, , , , , , , , , , ,

genc-bir-romanciya-mektuplar-7997-54309Şu sıralar Llosa’nın Genç Bir Romancı’ya Mektuplar kitabını okuyorum. Önerileri, yazar olmak isteyenleri ilgilendirse de, dün Jeff’le yaptığım görüşmenin düşündürdükleriyle bir hayli örtüştü. Üslup hakkında yazdığı bölümün sonlarına doğru şöyle bir ifade kullanıyor yazarımız: “Tutarlı ve vazgeçilmez bir üslup benimsemeden romancı olunamayacağına ve siz de bir romancı olmak istediğinize göre, kendi üslubunuzu arayıp bulun (s. 43)”. 2010’da Nobel edebiyat ödülü alan abimizin 1997’de kaleme aldığı kitabı, 2012’de Can Yayınlarından dilimize çevrilmiş. Genç yazarcıklara pratik değil ama daha çok felsefi önerilerde bulunuyor. Bu da çok kıymetli bir şey. Kitabın edebiyatla olan ilişkisi kelebeğin öykü defterine konu olacak yakında, ancak burada şu soruyu sorduruyor bana: Genç bir akademisyen adayına bu tür bir yol gösterici kitap yazan başarılı bir akademisyen, bir profesör var mıdır? Sanmıyorum ki olsun. Ben hiç rastlamadım. Sanki her şey herkes tarafından biliniyor. Kitabı geçtim, sohbet ortamında bile pratik ya da daha derinlikli felsefi önerilerde bulunan akademisyen bile görmek çok zor[1]. Onlar da genelde, akademik hayatlarının başlarında olan genç araştırma görevlileri ve yardımcı doçentler oluyor. Noluyorsa doçentlikten sonra bir haller oluyor gariban akademisyenlere, çekilen sıkıntıları, ıstırapla sordukları soruları, uykusuz geceleri unutuyorlar; büyük olasılıkla kendi “kariyerleri”ne odaklanmayı – ya da hapsolmayı seçiyorlar. Bilemiyorum. Peki, edebiyatta böylesi bir rehberliğe ihtiyaç var da, akademide yok mu? Hani nerede o hep hayalini kurduğumuz usta-çıraklık ilişkileri? 

Jeffrey Hou

Jeffrey Hou

Bu yazıda hem son haftalarda tezle ilgili yaptıklarımı ve yaşadığım gelişmeleri kısaca anlatacağım, hem de dün Jeff’le yaptığım görüşmenin düşündürdüklerine değineceğim – kendimi ve hocaları da eleştirmekten geri durmayarak. Önce Jeff’ten söz edeyim; Jeffrey Hou, SKuOR’un 2013 yılındaki misafir hocasıydı. Bu dönem SKuOR’da üç tane teaching block (öğretme haftası) gerçekleşti. İlki Ekimdeydi… Ben de o blokta tezimle ilgili bir sunum yaptım. Kendimi çok da iyi ifade edemedim belki ya da Haziran direnişinin fazlasıyla etkisinde duygusal bir yaklaşımım vardı, bilemiyorum. Ama orada bir anlaşılamama sorunu ile karşılaştım. Engel 1: Senin bağlamında, senin ülken için (ya da senin için) çok değerli olan bir konu, uluslararası arenada pek bir anlam ifade etmeyebilir; bu, izleyicinin ilgi alanı ve senin sunma biçiminle de yakından ilişkili. Böylece Jeff’in seminer dersinin hocası olarak yürüttüğü o ilk görüşmemizde, bir dil sorunu olduğunu hissettim. Daha çok soyut, kuramsal meselelerden bahsediyordum o sunumda, çünkü bloğun başlığı ‘kavramlar’dı. Ancak beklediğim zengin geri bildirimi alamadım. Jeff’in tek söylediği: “Git ve insanlarla konuş” oldu. Gerçi bu pratik ve kısa öneri oldukça kıymetliydi. Tek sorun bunu yapmam gerektiğini bilsem de, nasıl yapacağımı bilemiyordum 🙂

Rob Shields

Rob Shields

Daha sonra Rob’la yaptığım esinleyici ve derin görüşmenin ardından, Aralık’ta Ankara’ya gittim. Farklı ilçelerde yaşayan ve park kullanım kalıpları birbirinden ayrışan insanlarla yedi görüşme yaptım. Anneciğim, o soğuklarda beni parklara gitmekten kurtarıcı bir fikir ortaya atarak, farklı semtlerde oturan okul çalışanlarıyla görüştürdü beni. Hepsine ayrı teşekkür ediyorum. Onlara, bir yandan sohbet ederken – Rob’un da önerdiği gibi – parklara dair haritalar çizdirdim. En keyifli kısımlardan biri de buydu. Keçiören Belediyesi’ne gidip de parklar ve bahçeler müdürlüğünün sadece börtü böcek işleri ile ilgilendiğini ve bana bilgi vermekten sıkı sıkıya kaçındıklarını görünce biraz şaşkınlık yaşadım. Yine de bu küçük ön alan çalışması bayağı ufuk açıcı oldu; bana çok güzel fikirler verdi. Bu arada buraya dönmeden tez komitemden sosyolojide olan bir hocayla görüşme şansım oldu. Saolsun o görüşmede Helga Hoca’nın önerdiği bir karşıtlık çok hoşuma gitti. Onu da ekledim. Artık tezim, “mekanı toplumsal olarak köklerden, kendiliğinden sahiplenme” karşısında, “yeni kamular yaratmak için kamusal mekanın iktidar tarafından kullanılması” gibi iki ayrı “yere aidiyet biçimi“yle tanımlı hale geldi. Offf hala çok karmaşık ve soyut, farkındayım. Ama bunu halledeceğim yakın zamanda 😉

Viyana’ya dönünce de ocak sonundaki son öğrenme bloğundaki poster sunumu için çalışmaya başladım. Ve sonuç: Bize üç günlük sempozyumda reva görülen yalnızca 3’er dakikalık sunumlar ve nedenini bir türlü anlayamadığım 2’şerli 3’erli yapılan poster sunumları… Tabii bu poster sunumu ve bir teslim hissi olduğu için de çalışmak istediğim düzende çalışamadım; asıl çalışma düzenimi bir miktar daha ertelemiş oldum. Kaybedilmiş bir ay daha mı? Bilemiyorum. Tezini 3 dakikada sunmak ciddi bir meydan okuma ve çok faydalı ancak geri bildirim almak için hiç ideal bir ortam oluşmadı. Bu da çok can sıkıcı tabii. Karşında kamusal mekan üzerine yıllarca çalışmış hocalar var – siyasi olarak duruşlarını benimsesen de benimsemesen de, ancak onlar da seni yarım kulakla dinliyor. Arada dil engeli var; heyecanlanıyorsun. Her şeyi anlatamıyorsun. Ee adamlar hatunlar sıkılmış. Sonuç: En genel şeylerden söz edilip geçildi. Sadece 1-1,5 saatimiz vardı, 3 grup için.

symposium_flyer_fb

http://skuor.tuwien.ac.at/wp-content/uploads/symposium_flyer_fb.jpg 

Ben de neyse ki Jeff’le son bir görüşme talep etmiştim. İlk şokumu “ben senin gönderdiğin metne göz atamadım; bana bir anlatabilir misin?”, demesiyle yaşadım. “İyi de daha iki gün önce, senin de olduğun bir topluluğa tezimle ilgili bir sunum yapmadım mı? Hadi gönderdiğim üç sayfayı okumadın, bari iyi dinleyeydin!” diyemedim. Demek ki beni yarım kulak dinlemişti ya da tekrar duymak istiyordu. Unutmuştu; karıştırmak istemiyordu. Buradan –önceden bahsettiğim dil sorununun ötesindeki– ilk soruna değinebiliriz: Bizler, genç akademisyenler olarak, bizden tecrübeli olanların önerilerine ve yardımlarına hatta yer yer onaylarına ihtiyaç duyarız. Ancak ne yazık ki, onların bizim için ilgileri az, vakitleri de genelde dardır. Bu durumun Türkiye’ye has olduğunu düşünmüştüm; ancak Avrupa’da da durum farklı değil anlaşılan. Ya da benim çalışmam yeterince ilginç ve açık değil; onu daha rafine hale getirmek için daha çok çalışmalıyım, diye düşünüyorum. Sen ilgilerini çekecek biçimde derinleştirmedikçe bu deneyimli akademisyenler çok da ilgilenmiyorlar çalışmanla. Belki de haklılar. Zamanları çok kıymetli. Ama onu derinleştirmek için de tartışmaya ve bu insanların önerilerine ihtiyacın oluyor. Buyur çık işin içinden…

İkinci şok da bir önceki görüşmemizde söylediğinin tam tersini söylemesiyle gerçekleşti: “Nasıl bir teorik çerçeve kullanacaksın?” Şok kelimesini kullanarak aslında biraz durumu abartıyorum; bu, biz doktora öğrencilerinin alışık olduğu bir haldir. Hocalar, izleme jürilerinde seni bir oraya bir buraya savurur durur. Bir önceki görüşmede “Yapma!”, dedikleri şeyi göremeyince, “Neden yapmadın?”, diye de sorabilirler. Ancak doktora tezi yazmanın ve izlemenin doğasının böyle olduğu da söylenir; tabii bu, bir sorun olarak bize ıstırap veren bir durumdur. Yine de Jeff’in yönelttiği bu soru kıymetli bir soruydu; soyut kavramlarla, yapacağım araştırmayı nasıl ilişkilendirebileceğimi bu çerçevede konuşabildik. Önerileri genelde yüzeysel ve benim daha önce düşündüğüm şeyler olsa da, “yazın taraması nasıl yapılır?” konusunda beni biraz aydınlattı. Sonraki blog yazılarında yazın taraması-tez ilişkisini daha detaylı irdelemeyi hedefliyorum. Yaptığımız görüşmenin sonucunda “place attachment / yere bağlanma” kavramının benim temel damarımı oluşturduğunu düşündüğünü ifade etti. Buradan da “senden tecrübeli akademisyenlerden rehberlik alırken karşılaştığın” üçüncü soruna geçebiliriz: Her hoca çalışmanı kendi alanına çekmeye çalışır. “Kesinlikle bunu çalışmalısın, bu çok ilginç!” diyerek; ya da “Senin söylediklerinden anladığım kadarıyla, ana sorun şununla ilgili,” diyerek. Sen başta zorla ya da gerçekten ilginç bulduğundan oraya çekilebiliyorsun; ama bir an geliyor “yok ya, ben bunu istemiyorum” da diyebiliyorsun. “Haydaaa hoca beni yanlış anlamış.. tüh tüh…” O halde senin kendi yolunu –sorunsalını, kuramsal çerçeveni ve metodolojini– bulman gerekiyor.

Peki ne yapmalı? Şu an aklımda iki şey var: İlki, sonraki yazıda ele alacağım sistem ve alışkanlık meselesi… Diğeri de – yine Rob’un önerdiği – bir tez yazma klubü oluşturma fikri. Burada da gözlemlediğim şey, Türkiye’den farklı değil. Çoğu doktora öğrencisi tez yazarken danışmanlarıyla ciddi sorunlar yaşadıklarından, gerçek bir usta-çırak ilişkisi yaşamıyor; tam bir danışmanlık alamıyorlar. Yolu bulma konusunda çeşitli nedenlerden yalnız kalıyorlar. Ben yüksek lisansta çok acı çektiğimden, doktoramı tamamıyla istediğim bir hocayla yazma konusunda ciddi bir mücadele verdim. Ve şimdi gerçekten çalışmaktan keyif aldığım bir hocayla çalışıyorum. Şu an bunları yazabiliyor, bu süreçlere böylesi eleştirel bakabiliyorsam ve bir gün tezimi bitirebilirsem bunda tez danışmanımın gerçekten büyük katkısı olacak. Rob’un fikrine geri dönecek olursak: Birkaç arkadaşınla bir araya gelin, bütün günü çalışmaya ve yazmaya ayırın mesela.. ya da bazı kereler çalışmanızı tartışın, okuduklarınızı konuşun, diye kabaca tarifleyeceğim bir şey önerdi. Ben de yakında bu hayalimi gerçekleştirmeyi deneyeceğim; bir tez çalışma grubu oluşturmak için ilk adımları attım. Gelişmelerden elbette haberdar edeceğim sizleri; bu deneysel çalışmayı birlikte göreceğiz.

Son olarak… Jeff’e ayrılırken teşekkür ettim ve şöyle söyledim: “Gerçekten alabildiğim her geribildirim benim için çok değerli, çünkü akademik çalışma, karanlık bir tünele girmek gibi”. [Allam tez yazmaya ilişkin bulduğum benzetmelerde gösterdiğim kabiliyeti umarım tez yazarken de gösterebilirim 🙂 ] O da araya giren başka cümlelerin ardından şunu söyledi: “O tünelden çıktığında ancak kavrayabiliyorsun akademik çalışmanın ne olduğunu”. Harika!… Ne diyim. Bakalım ışığı görebilecek miyiz? 😉 Sevgiyle tekrar görüşene kadar tez yazanlara kolaylıklar ve iyi çalışmalar diliyorum…

25.01.2014 / Cumartesi // 18:13-19:29

Viyana / Döbling

NOT: Jeff’ yaptığı katkılardan ve bana düşündürdüklerinden ötürü yürekten teşekkür ederken, ODTÜ’ye teslim etmek üzere doldurmasını istediğim forma yazdıklarını da tez yazma sürecinin parçası olduğu için burada paylaşmak istiyorum:

“Yasemin has developed a very interesting framework comparing users’ attachment and relationship to different types of parks. The result is likely to contribute significantly to our understanding of place attachment. She needs to further work on refirement of research methods & intruments. But the overall project is promising.” 


[1] Tez danışmanım Ali (Cengizkan) Hoca, Housing & Discourse dersinin iki döneminde bunu bir miktar başarıyor. Mustafa (Kemal Bayırbağ) hoca da gördüğüm başka bir istisna; açtığı derslerde makale nasıl yazılır üzerine bir ya da birkaç saat muhakkak ayırıyor.

Reklamlar