Problematik formülasyonu nasıl yapılır?

Etiketler

, , ,

Önceki bölümde problematiğin tanımı ve sosyal bilimlerde neye karşılık geldiğini biraz tartışmaya çalıştım. Problem ve problematiğin ne olduğunu anlamaya çalıştıktan sonra, bu sefer de başka bir sorunla karşılaştım: Problemimi / problematiğimi nasıl formüle edebilirdim? Bu konuda fen bilimleri temelinde olsa da karşılaştığım en doyurucu metin, Aydın Usta’nın (2011) Bilimsel Araştırmalarda Problematik: Projelendirme ve Raporlaştırma başlıklı makalesiydi. Bunun üzerine düşünüp, internette bulduğum bazı sunumları da gözden geçirerek kendime ve sosyal bilim, mekan ve kent çalışmalarına uyarladım problematik tanımını ve formülasyon sürecini. Bunu Viyana’da tez çalışma grubundaki arkadaşlarımdan Elis’in aldığı seminer dersindeki odaklanma yaklaşımıyla da ilişkilendirdim. Şimdi bunlardan söz edeyim.

Bir bilimsel araştırma yaparken belli bir çalışma alanına, belli bir konu alanına giriyoruz. Buna tema alanı / Themenfeld diyebiliriz. Yani bir temayla başlıyoruz çalışmamıza. Mesela kamusal mekan, yeşil alan, konut politikası ya da ekonomisi gibi. Sonra bu alanda biraz araştırma yapıyor, bu konunun yapısına dair bir fikir ediniyoruz belki. Ana başlıkları, alt başlıkları, kavramları ve soruları el yordamıyla keşfediyoruz. Kendi gözlem ve okumalarımızı, görgümüzü, deneyimimizi de süzgeçten geçirip, bu temanın içinde belli bir yere odaklanarak, bir konu çerçevesi / Teilaspekt oluşturmaya başlıyoruz. Artık bizim odaklandığımız yere göre, konumuzun kendine ait ana ve alt başlıkları, belli bir kavram ve soru örgüsü oluşmaya başlıyor. İşte bu konu çerçevemiz… Zihinsel odağımızı ve süzgecimizi biraz daha yetkinleştiriyoruz: Problematiğimizi formüle etmeye koyuluyoruz. Konu çerçevemizi belirledik, olası soruları, kavramları ve bir de yazına göz attık, gözlemlerimizi yapmaya başladık, yavaş yavaş bir sorun, bir soru ve bir amaç belirginleşmeye başlıyor. Ali Hoca Housing and Discurse / Konut ve Söylem derslerinde buna ilişkin o içsel itkinin çok üstünde durur. Her araştırmacının o itkiyi keşfetmesinin araştırmanın derinliği açısından önemli olduğunu düşünür. Ben de ona katılıyorum. Çünkü her şey bir birikim sonucu olduğu noktaya geliyor ve o birikimin farkına varmak da gerçekten çalışmayı zenginleştiren ve odaklamamızı mümkün kılan bir farkındalık yaratıyor.

İşte bu problem formülasyonu dediğimiz süreç sosyal bilimler ile fen/doğa bilimleri arasında bir takım farklılıklar gösteriyor. Sosyal bilimci olarak, fen bilimlerinin kullandığı formülasyon çerçevelerini ve doğrulama tekniklerini kullanamıyoruz. Ancak öte yandan, yaptığımız çalışmaların da hikayenin ötesinde bilimsel değerinin olmasını hedefliyoruz. Bu konu başka yazıların konusu olacak derin bir felsefi tartışma. Burada sadece belirtmek istedim. Peki problematiğimizi tanımlarken, problem formülasyonu yaparken ya da araştırma sorumuzu belirlerken nasıl bir düşünsel süreçten geçiyoruz? Konumuzu çerçevelerken gördük ki, bir yanda araştırma alanında yapılmışlar var; öte yanda da bizim ilgimizi özel olarak çeken, belki de daha önce kimsenin bakmadığı bir nokta ya da ayrıntı içinde hayatın içinde sürekli devinen bir gerçeklik var. Sonra sormaya başlıyoruz: Önceden yapılmış, ortaya atılmış olanla bizim sorgulamak istediğimiz gerçeklik arasında nasıl bir ilişki var? Yeni bir bilgi üretebilir miyim, yeni bir söz söyleyebilir miyim? Bu birikimi tekrar mı edeceğim, destekleyecek miyim, onaylayacak mıyım, o biriktirilmiş bilgiye bir katkı mı koyacağım, ya da yeni bir alan mı açacağım? Benim söyleyeceğim yeni söz nereden nasıl çıkacak? Dr. unvanını alabilmek için jüri üyelerinin, alanındaki bilgi birikimine orijinal bir katkı sağlamanı bekledikleri söylenir 🙂 Önceki yazılarda doktora sürecinin bundan ibaret olmadığını dile getirmiştim, ancak bu da işin bir boyutu sonuçta. Napcaz şimdi?

Bu noktada problematiğin ikili ucu çıkıyor: Problematik bir yandan bizim alana gittiğimizde ne yapacağımızı çerçeveliyor, öte yandan kalktığımız teorik çerçeveye işaret ederek hem o birikimde nerede durduğumuzu hem de nasıl kavramsal araçlar kullanacağımızı, nereye hangi metodoloji ile yeniden bakacağımızı ve tüm bu bulguları, birikim, katkıyı nasıl sunacağımızı içeriyor. Bu anlamda, Aydın Usta’nın da metninde dediği gibi, “… araştırmanın çerçevesini çizen bir metindir problematik.” Buradan yola çıkarak diyebilirim ki, bizim ODTÜ’de yaptığımız proposal / tez önerisi sunumlarımız ve daha sonra tezde yazdığımız giriş bölümü problem formülasyonumuza işaret eden metinlerdir. Bu yüzden oldukça önemli olduklarını düşünüyorum. Kendi çalışmamda kendime tanımladığım ilk TASK / GÖREV problematik formülasyonu ve bunun teze gireceği kısım da giriş bölümü.

Fark ediyorum ki, hala problematik tanımından ve formülasyonunu anlatmaktan çok uzağım 🙂 Olsun. Yine de bu konudaki düşünce ve bilgimizi bir yere toplamış olduk. Bundan sonra iş problematik formülasyonun o anlatılmazyaşanır olan kısmına bir dalış yapmak. Ve yine fark ediyorum ki bu dalış tez bitene kadar bitmeyecek. Tam da bu nedenle, bu yazı problematik formülasyonu üzerine yazacağım ne ilk ne de son metin. Keyifli problematize etmeler efenim.. 🙂

16.09.2014 / Pazartesi

ANKARA

11:30

Kaynaklar:

  • Usta, A. (2011), ‘Bilimsel Araştırmalarda Problematik: Projelendirme ve Raporlaştırma’, Akademik Yaklaşımlar Dergisi, Kış 2011, Cilt 2, Sayı 2
  • Problemi Tanımlama, Dr. Cevdet Cengiz, pdf sunumu

‘Problematik’ ne ola ki acaba?

Etiketler

, , , , , , , ,

‘Problematik’ kavramı gündelik hayatta pek kullanmadığımız bir terim. İlk duyduğumda 18-19 yaşında, planlama stüdyosu birinci sınıf öğrencisiydim. Güneşli bir kış öğleden sonrası, Baykan Hoca stüdyo dersi için bize verecekleri projeden söz ediyordu. Yemekhanenin önündeki dolmuş durakları ODTÜ’de ciddi bir kargaşa yaratıyordu. Tıpkı Güvenpark’taki dolmuş durakları gibi… Buna bir problem alanı olarak baktıklarını, ‘problem’ (sorun) ile ‘problematik’ (sorunsal) arasında fark olduğunu anlattı önce. Sonra da birinci sınıf güz dönemi (1999-2000) final proje tanımımızı verdi: Her birimiz bu alanda ya da ODTÜ kampüsü içinde birer sorunsal tanımlayarak, bir çözüm önerisini projelerimizde tasarlayacaktık. Kampüs bütünüyle ilişkilendirdiğimiz daha üst ölçekli projelerimiz ve daha özelde tanımlayıp çözdüğümüz alt ölçek proje ve maketimiz olacaktı. Eyvah!!! Birinci sınıf stüdyosu zaten yeterince mide asidi salgılamama neden oluyordu, bir de bu sorun-sorunsal ikilemi de nerden çıkmıştı şimdi? Baykan Hoca gayet tatlı ve sakin bir sesle bunları söylemiş olsa da, gerilmiştim elbette. Bu kavram beni hem heyecanlandırmıştı hem de korkutmuştu. Nasıl yapacaktım şimdi ben projeyi? “Sorunsal, sorundan daha karmaşıktır; öyle kesin bir yanıtı yoktur,” diye de eklemişti Baykan Hoca.

Problematik ya da sorunsal sonraki yıllarda, yüksek lisans ve doktora aşamasında daha sık karşılaştığım ve yavaş yavaş kavramaya başladığım, karşısında sakin kalabildiğim bir kavram haline geldi zamanla. Hatta edebiyattaki izlek kavramıyla ilişkilendirdim, sıkça kullandım ve çok sevdim. Genel olarak şöyle tanımlayabiliriz problematiği: Önceden bilinen (ör: 2X2=4 gibi) ve kolayca ulaşılabilen kesin bir yanıtı olmayan; amaca, eldeki veriye ve seçilen çerçeveye göre tanımı ve çözümü de değişen bir soru, sorun, problem. Problematik herhalde en çok problem kavramına yakın. Bu nedenle sıklıkla matematik derslerinde çözülen problemi de düşündüm, sorunsalın araştırmada durduğu yeri kavramaya çalışırken. Problem bir sorun muydu, yoksa matematiksel olarak bize çözmemiz için verilmiş bir soruya mı karşılık gelmekteydi? Çünkü gündelik dilde, problem kavramı bu ikisini karşılıyordu. Sonra şunu fark ettim, bilimsel anlamda problem ve problematik bu ikisini birden kapsamaktaydı. Problem ya da belli bir düşünsel sürecin sonucunda formüle ettiğimiz problematik, hem bizi gündelik hayatta ve okumalarımızda karşılaşıp da rahatsız olduğumuz bir soruna, hem de sistematik bir düşünme süreci sonucunda belli bir konu çerçevesi içinde ortaya attığımız bir soru ve belli bir amaç etrafında tasarladığımız araştırma edimine işaret ediyordu.

Problematikle ilgili bir tarama yapmak istediğimde büyük bir engelle karşılaştım: Bilimsel araştırma yöntem dersleri daha çok pozitif bilimlerle ilişki içinde tanımlıydı. Bulduğum sunumların işaret ettiği formüller daha çok deney ve gözleme dayalı doğa bilimlerine göre tanımlanmıştı. Problematik tanımı ve araştırma basamakları da… Problematik, hipotez, sayıltı gibi kavramları sosyal bilimlerde tanımlamak kolay değil. Çünkü devreye araştırmacının duruşu, politik toplumsal etkenler girer. Bu yüzden de sosyal bilimciler bir ikircik içinde buluyor kendilerini ister istemez: N’apcaz biz şimdi? 🙂 Fen bilimlerine mi öykünsek, yoksa tamamen bağımsız bir sosyal bilim epistemolojisi ve metodolojisi mi geliştirsek? Ama nasıl? Ee ben de problematik üzerine düşünmeye başladığımda böylesi bir ikilemle karşılaştım ister istemez: Haftalarca tezimle ilgili hipotez yazma denemesi yaptım ve tabii ki başarısız oldum.

Peki özetleyecek olursak, nedir ‘problematik’? ‘Problem tanımı’ ne demektir? Sosyal bilimlerde problem ve problem tanımını yine ilk ve orta öğrenimimiz boyunca matematik derslerindeki problem çözme becerisi ile ilişkilendirmek istiyorum. Hatırlayalım, mesela bize çözmemiz için bir yaş problemi verildi: İki sayının toplamı 125’tir. Aralarındaki fark 5 ise, sayılardan büyük olanı nedir? Bu bariz bir matematik problemi. Basit ancak çözülmeyi bekleyen bir problem. Sınırları var. Verilenler var, bir de bizden istenen var. Tutup sayıların arasındaki farkı 10 olarak alamayız, çünkü aralarında belli bir ilişki tanımlanmış. Bizden büyük sayıyı istedikleri halde, biz küçük sayıyı bulup söylersek o da yanlış olur. Test çocukları olarak bu tür yanlışları hepimiz yapmışızdır. Peki araştırmamızı yürütürken problematik nedir? Doktora tezini yazarken ne yapmalıyız? Bir kere matematik problemi çözerken, yaptığımız sadece bize verilenlerden yola çıkarak, sorunun yanıtını bulmaktı. Tabii soruyu anlamak yarı yarıya çözmek demekti. Şimdi doktora tezimize temel olacak araştırmamızı yaparken de yapmamız gereken şey, soruyu da bulup herkesin anlayabileceği şekilde tanımlamak. Verilenleri, sınırları, amacı ve isteneni biz belirleyeceğiz. Sonra da bir güzel oturup o soruyu yanıtlayacağız. İşte problematik buna karşılık geliyor. Ortaokulda, lisede cebelleştiğimiz o matematik problemlerinden daha zor değil mi? Üstelik bu soruyu niye o şekilde değil de bu şekilde ortaya attığımızı ve sürecin her aşamasını da gerekçelendirmemiz gerekecek. Ortaya koyduğun sorunsal bir gerçekliğe dokunuyor, bir boşluğu dolduruyorsa, belli bir soruna çözüm önerebiliyorsa ya da uygulama alanında, metodolojide bir eksikliğe karşılık gelebiliyorsa ne ala. Ama tüm bunları da bir sanatçı gibi yaratıcılığını, becerilerini kullanarak sen keşfedip ortaya koyacaksın. Problematik dediğimiz çerçeve tezin de araştırmanın da özünü, ruhunu oluşturuyor diye düşünüyorum tam da bu yüzden. Metodoloji ise bu özün, ya da ona istersek geist diyelim, vücut bulması, somutlaşması. Metodoloji konusunu, problematik formülasyonunu ele aldığım yazımdan sonra irdeleyeceğim. Peki şimdi sizin derdiniz ne? Neden yazıyorsunuz o tezi? Neden yapıyorsunuz ve nasıl yapacaksınız o araştırmayı?

16.09.2014 / Pazartesi

ANKARA

11:30

Sink or Swim?

geçtiğimiz yaz deniz korkumu yenmenin bir kazanım olduğunu düşünebilir miyim o halde? 🙂 demek ki neymiş? hem tez yazarken hem de yüzerken ‘ritim’ önemli bir meseleymiş… 🙂 ee ben de dememiş miydim, tez yazmak göle açılıp okyanusta kaybolmaya benzer diye… Keyifli bir yazı. İyi okumalar yazmalar efenim…

The Thesis Whisperer

This post is the joint effort of Victoria Graham and Michelle Redman-MacLaren, both of James Cook University.

Victoria is passionate about conservation biology and has dedicated the last four years studying just this. She loves to write and is currently completing an MPhil at James Cook University investigating the potential of a carbon incentive scheme for mitigating climate change and conserving forests in Southeast Asia. You can read about Victoria’s research here.

Michelle is an Australian social worker/public health researcher who has worked in rural, remote and international settings for over 20 years. Passionate about the Pacific, Michelle currently facilitates research capacity strengthening in PNG and Solomon Islands and is completing her PhD about HIV prevention with women in PNG. You can read about Michelle’s research here.

Screen Shot 2014-08-11 at 3.19.52 pmAnyone who has swum for exercise will know it can be grueling. We are talking about lap-swimming-in-a-pool for exercise here (not…

View original post 1.092 kelime daha

Araştırma, metodoloji midir?

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Akademik-psikolojik bataklık

Ne zaman kafam karışsa, ne zaman kendimi debelenip de bir türlü çıkamadığım akademik ve psikolojik bir bataklığın içinde bulsam, geri dönüp düşünmeye başlıyorum: “Araştırma nedir? Ben ne yapıyorum, ne yapacağım?” Bir süre devam eden huzursuzluğun ardından, bulanık su biraz duruluyor ve en başa dönüyorum. Hızlıca çakıl taşlarımı tekrar gözden geçiriyorum. Ancak bu şekilde çalışmaya başlayabiliyorum çünkü. Zahmetli bir süreç… Yeni karşılaşmalar, sorular ve keşifler olursa keyifli ve heyecanlı bir maceraya da dönüştüğü oluyor. Yani daha önce yazdığım gibi, göle açıldım sanırken bakıyorsun ki bir denizde kaybolmuşsun.  Buzdağı göründüğünden çok derin.gölde kaybolmak

Bu seferki bataklığa saplanma deneyimimden çıkarken ilk el attığım kavram “metodoloji” oldu. Perşembe günleri metodoloji üzerine kafa yorarken, Clough ve Nutbrown’ın A Student’s Guide to Methodology kitabını okumuştum. Şu sıralar döner dönmez yapacağım araştırma beni heyecanlandırdığından olsa gerek, notlarıma dönüp baktığımda, başlıkta da ifade ettiğim soru öne çıktı: Araştırma ile metodoloji ilişkisi…  Bu soruyu tartışmaya geçmeden önce, biraz bağlamımdan söz edeyim. Huzurla derin derin düşündüğüm ve bundan suçluluk duymadığım Viyana’daki günlerimin sonuna yaklaştım. Bu, beni biraz geriyor. Ankara’ya döndüğümde neyle karşılaşacağımı bilmiyorum; işte bu bilinmezlik ve belirsizlik de beni kaygılandırıyor. Ve ne talihsizlik ki bu son günleri de yeterince iyi değerlendirmeyecekmişim (değerlendirmemişim) gibime geliyor. Çünkü Ankara’ya gidip döndüğüm mayıs ayından beri odama, Viyana’ya gelen misafirlerim ve kendi seyahatlerim nedeniyle, kendimle pek baş başa kalamadım ve bu yüzden de yeterince çalışamadığımı hissediyorum. Bu da büyük bir suçluluk duygusuyla cebelleşmemi kaçınılmaz kılıyor. Neredeyse üç haftadır –önce Paris seyahati, sonra kuzenlerimin ziyareti ve geçirdiğim ağır grip yüzünden– hiç çalışamadım. “Çalışmam yetişmeyecek, planladığım hiçbir şeyi tamamlayamadım,” diyerek gerçekten bu işi bitiremeyeceğim yönünde kaygı ve endişelerim beni bir mengenenin içinde ezip öğütüyor. Tez çalışmasının ne kadar nankör olduğu ve biraz tezden uzak kalınca nasıl sana küstüğünü yazanlar çok iyi bilir. Nereden başlayacağımı bilemiyorum, yolumu kaybetmiş gibiyim. Son birkaç haftadır böyle hissediyorum. Pusulam kayıp. Ama tüm bunlara karşın yine de masanın başına oturup bir şeyler yapabildiğiniz sürece, tekrar bir yerden başlayabiliyorsunuz. İyi haber…

Güzel karşılaşmalar ve bataklıktan çıkış…

En güzeli, eğer gerçekten doğru bir yoldaysanız ve şanslıysanız sizi heyecanlandıran bir şeyler muhakkak çıkıyor karşınıza. (Bunun gibi) metinler, karşılaşmalar, hatırlamalar, evreka anları… 🙂 Bu yazının konusu olmasa da, Çarşamba günü Boku Üniversitesi, Peyzaj Mimarlığı Bölümünde doktora yapan bir araştırma görevlisiyle tanıştım: Irene Bittner[1]. Bana, yaptığı gözlemleri haritalara nasıl yerleştirdiğini gösterdi. Doğrusu bu da beni heyecanlandırdı. Köken olarak plancı olduğumdan ve kentsel politikada bir süredir uzak kaldığımdan, haritalar beni heyecanlandırıyor. Doğrusu yazdığım doktora teziyle planlamaya ve haritayla gösterim teknikleri içeren bir metodolojiye geri dönüş yapmayı çok arzuluyorum. Bunu ne kadar başaracağım bir muamma olsa da, kentsel politika, planlama ve coğrafyayı ilişkilendirmeye bir şekilde adım attığımı hissediyorum. Önümüzdeki pazartesi Irene ile tekrar buluşup, Viyana 12.bölgedeki bir mahalleyi ziyaret edeceğiz. Bu bölgenin çevresinde bisikletlerimizle pedal çevirirken, oradaki parklarda gidip görüşmeler yapacağız. Türklerin de yaşadığı yoksul bir bölge olması nedeniyle, yapacağımız görüşmelerden ikimiz de çok heyecan duyuyoruz. Bu arada Irene’ye neden o bölgeyi seçtiğini sordum görüşmemiz sırasında. Anladığım kadarıyla, bu bölge Viyana’nın şehircilik tarihinin farklı fazlarını içeren bir bölge. Konut bölgesindeki yapıların bir kısmı 1920’lere uzanıyor, bir kısmı İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilmiş, hatta Kuzey Tren Garı diye daha önceden terk edilmiş bir alanda yeni gelişmeler oluyormuş. Irene, açık alanlardaki fiziksel aktivitelerle ilgileniyor ve özellikle de gençlerle görüşmeler yapacak. Irene ile pazartesi günü yapacağımız görüşmelerin ardından bu konuda umarım tekrar yazmaya fırsatım olur.

Metodoloji nedir? Araştırmayla nasıl ilişkilidir?

a students guide to methodology_kapak.1Gelelim sorumuza: Metodoloji nedir? Araştırmayla ne ilişkisi vardır? Clough ve Nutbrown kitaplarında metodolojinin araştırmanın ta kendisi olduğunu ileri sürüyorlar. Kitapla ilgili aldığım notları ve yaptığım ses kayıtlarını tekrar gözden geçirirken bazı noktalar öne çıktı; onları paylaşayım:

(1)  Metot, tezi yazarken kullandığımız yöntem ve araçlarken; metodoloji de genelde tezde neyi niye yaptığımızı rapor ettiğimiz bir bölüm olarak kabul edilir. Evet metot ve metodoloji birbirinden farklıdır ancak, bu tanımlar yetersiz. Metodoloji aslında geçerli bilgiye ulaşmak için yaptığımız her seçimin temelindeki mantığı temsil eden bir disiplin. Felsefeyle çok ilişkisi olan bir alan. Çünkü yaptığımız seçimlerin temelinde felsefe var; incelediğimiz araştırma nesnesinin doğasına (ontoloji-varlık felsefesi) ve onun bilgisini üretmeye (epistemoloji-bilgi felsefesi) yönelik belli varsayımlarla hareket ederiz[2]. Belki bunların farkında bile değilizdir ya da onları bilinçli olarak seçip inşa ederiz. İşte metodolojinin kökeninde bu varsayımlar vardır her şeyden önce.

(2)  Bununla ilişkili olarak, metodolojinin en can alıcı noktası şu ki: Bir araştırmacının, hangi yöntemin hangi bilgiyi çağırdığı konusunda farkındalığının olması gerekiyor. Kitabı ilk kez okurken de bu nokta beni çarpmıştı: HANGİ YÖNTEM HANGİ BİLGİYİ, hangi bilgi hangi yöntemi ÇAĞIRIR?

(3)  Araştırmacı bunun devamında şunu sorabilmeli, benim çalışmam nasıl bir bilgiyi talep ediyor ve bu araştırma nasıl bir yöntem çağırıyor?

Bu noktalara dayanarak diyebiliriz ki; metodoloji, neyi neden öyle yaptığımızı açıkladığımız bir tez bölümünün ötesinde, üzerinde araştırma boyunca sonsuz sayıda aldığımız irili ufaklı kararların tez boyunca rapor edildiği bir felsefi temeldir aynı zamanda. Yani metodoloji, tez metnini aşan ve kendini araştırmanın her aşamasında ve anında hissettiren bir şey. Bu konuya da yazmayla araştırmanın farklı konsantrasyon biçimleri gerektirdiğini ileri sürdüğüm yazımda değinmiştim. Öyleyse, metodoloji bu iki farklı konsantrasyon düzeyini birbirine bağlayan unsurlardan biri, yolumuza pusula olan. Bu iki düzeyi birbirine bağlayan diğer unsurun da problematik olduğunu söyleyebiliriz ki onu da sonraki yazılarımızda tartışacağız.

Öyleyse şu noktaya geliyoruz: Metodoloji, “ne yaptım, neden öyle yaptım?” diye basitçe yazılıp geçilecek bir tez bölümü olmanın ötesinde. Tez yazılıp sunulsa da, dayandığı araştırma gün be gün geliştirilen ve her gün pek çok karmaşık kararın verildiği uzun bir süreci kapsıyor. Bu karalardan bazıları:

o   Araştırma sorunu çerçevelemek, formüle etmek [PROBLEM FORMÜLASYONU]

o   Belli bir metodu seçmek, [ALAN ÇALŞ. & METOTLAR]

o   Hatta hangi kelimeyi nerede kullanacağını seçmek [KURAMSAL ÇERÇEVE & DİLBİLGİSİ & YAZMA ÜSLUBU]

Ayrıca kararlarımız bununla da bitmiyor, bu sürecin ve yaptığımız seçimlerin hangileri rapor etmeye değer ve nasıl rapor edilebilir, bu da ayrı bir seçme setini oluşturuyor.

Metodoloji-Problematik ilişkisi

Araştırma, içerdiği seçimlerle şekillendiğinden, aslında metodolojiyle bu kadar iç içe; hatta metodolojinin kendisi. Burada doktora tezini yazmakta olan bir araştırmacının hedefi,  eleştirel bir araştırma yaklaşımı & duyarlılığı geliştirmek olmalı. Ne de olsa, doktora tezinin amacı bize araştırma yapmayı öğretmek ve akademiye giriş yapabileceğimiz yeterliliğimizi kanıtlayacak bileti sunmak. Bunun için bize yol gösterecek iki omurga var: Bunlardan biri metodoloji, diğeri ise problematik. Ben problematiği araştırmanın özü, ruhu; metodolojiyi de bu özün vücut bulması, biçimi olarak algılamayı seviyorum. İkisini birlikte geliştirmek çok önemli. Her araştırma kendine has, çünkü her araştırmacının derdi, sorusu, problemi ve sınırları farklı. Bu çerçevenin gerektirdiği metodoloji (yöntem ve prosedürler, seçimler) de farklı. Öyleyse, metodolojiyi seçmekten ziyade, her araştırmanın kendi metodolojisini çağırdığını, onu kurup inşa ettiğini, ondan oluştuğunu söylememiz mümkün. Öyleyse daha önce de yazdığımız gibi, araştırmayı gün be gün geliştirirken, hem yaptıklarımızın kaydını düzenli olarak tutmak ve hem de ürettiğimiz bilgiye ve geliştirdiğimiz, inşa ettiğimiz tüm metodolojiye eleştirel yaklaşmak gerekiyor. Peki bunu nasıl yapacağız?

Araştırma günlüğü & Tez Çalışma/yazma Grubu:

Kitabın girişindeki şu ifadeler çok çarpıcı geldi bana:

Students who repeatedly confront their own and others’ thinking with AWKWARD QUESTIONS produce more persuasive and effective research studies” (p. ix). – “Kendilerinin ve başkalarının münasebetsiz, saçma sorularıyla bezeli düşünüşleriyle tekrar tekrar yüzleşen öğrenciler, daha ikna edici ve etkili araştırma çalışmaları üretebilir.

Kendi deneyimime dayanarak bu ifadeye yürekten katılıyorum. Çalışmanı, düşünce ve bulgularını ne kadar çok tartışmaya açarsan, o kadar rahat ilerlersin. O kadar rafine bir araştırma ve metin üretebilirsin. Bunun da iki ayağı var: İlkin, araştırma günlüğü tutmak, ikincisi ise bir çalışma/yazma grubu oluşturmak. Bu konular ayrı bir yazıda ele alınırsa daha iyi olacağını düşünüyorum. Şimdilik kendimize bir ödev vererek bu yazıyı tamamlayalım.

ÖDEV:

Ben nasıl bir bilgi üretmeyi hedefliyorum? Benim amaçladığım bilgi hangisi? Peki o bilgiye ulaşmak için nasıl bir metodolojim olacak? Neler yapacağım? Seçimlerim nasıl olacak? Buna ilişkin bir farkındalık geliştirmek gerekli. Hadi biraz düşünelim… 🙂

11.07.2014 / Cuma // 15:47 – 18:46

 

[1] Irene ile tanışmama ön ayak olan kişi ise, bir başka güzel ve bana heyecan veren karşılaşmayı yaşadığım kişi: SKuOR’da bu dönem Rob’la birlikte misafir hoca olan Elke Krasny. Onu evinde ziyaret ettim, bir kahve eşliğinde sohbet ettik. Evinde –biri sarı biri grili beyazlı– iki erkek kedisi ve üç çocuğu var. Beni de, “Evime gelebilirsin, tabii eğer kedilere ve çocuklara alerjin yoksa,” diyerek davet etmişti evine. Onla Haziran’ın son Pazartesi günü görüşmüştüm. Bana tuhaf biçimde yaşamak istediğim hayatı anımsattı. Dönem boyunca bilgisine ve duruşuna saygı duyduğum bir insandı. Kendine güvenen, tok sesle konuşan, hemen her şeye eleştirel yaklaşan sol duruşlu feminst bir kadın. Lafını hiç esirgemiyor. Çok sağlam. Bilgisi de görgüsü de… Üstelik Türkiye’deki Gezi direnişini yakından takip edip, heyecan duyan, bunları benle konuşan gerçek bir akademisyen ve aktivist. Belki de bu yüzden ya da çocukları ve kedileri ve güzelim mutfağı görünce, onu en çok sevdiğim anarşist-feminist yazar Ursula K. Le Guin’e benzettim. Öykündüğüm bir kadın olup çıktı o da. İşte o görüşmemizde, Viyana’da görüşebileceğim kişilere hemen mail attı. Onlardan biri de Irene idi. Elke’yi tanıdığıma ve evini ziyaret ettiğime çok mutluyum 🙂

[2] Üniversitelerde verilen metodoloji ve seminer derslerinde belki bilgi felsefesi ve bilim felsefesi ile yaptığımız araştırmanın ilişkisine daha çok değinilebilir. Bu sayede yazın taraması yaparken ve kuramsal-kavramsal çerçevelerimizi inşa ederken daha rahat edebiliriz diye düşünüyorum. Öncelikle çalışma nesnemiz nasıl bir nesne; örneğin bizler mekanla uğraşıyoruz. Mekan nasıl bir araştırma nesnesidir? Temsili nasıl olur? Yapılan bir araştırmanın temsili nasıl olur? Bu bizim –birbirlerinden pek de ayrılmayan– siyasi ve bilimsel duruşumuzu da yansıtacak bir şey. Neleri varsayıyorum, bu araştırmayla neleri hedefliyorum, hangi bilgiyi nasıl üreteceğim, bu ne işimize yarayacak? Bu gibi temel soruları hangi felsefi yaklaşım nasıl yanıtlamış, hangi okul bunu araştırmalarına nasıl adapte etmiş? Buna benzer bir farkındalığı, Melih Ersoy hocamızın CRP 495 dersinde edindiğimi hatırlıyorum. Kent çalışmalarını öyle güzel yerleştirmişti ki. Bu da bir başka yazının konusu…

Sosyal Bilimcinin Çalışma Disiplini Üzerine

bilgiyle temas ederken ne tür bir disiplin geliştirileceğine ilişkin hoş ve anlamlı bir yazı. üzerine düşünülmüş, deneyimle örülmüş… keyifli okumalar…

Yasak Mermi ☆ Devrim Defteri

Rus besteci Çaykovski, bir mektubunda kendi çalışma disiplini üzerine şöyle yazmış:

Daima çalışmalıyız. Kendine saygısı olan bir sanatçı ‘havamda değilim’ diyerek ellerini kavuşturup oturamaz. Havaya girmek için çabalamak yerine ilham gelsin diye beklersek, çabucak miskinleşir ve hissizleşiriz. Sabırlı olmalıyız ve ilhamın yalnızca gönülsüzlüklerine gem vurmasını bilenlere geleceğine inanmalıyız.

Çaykovski’nin bahsettiği bu ertelemecilik yalnızca sanatçılara özgü değil. Sosyal bilimcilerde sık görüldüğünü düşündüğüm çok okuyup yalnızca havasında olduğu zaman yazma probleminin kaynağına işaret ediyor Çaykovski.

Lisans öğrencileri ödevlerini son dakikada yazmaya başlıyor; yüksek lisans ve doktoradakiler için tez süreci, uzun okumaların yapıldığı cennet ile tezin -maalesef- yazılması gerektiği cehennem arasında savrularak geçiyor. Öyle ki bu kesimler arasında “Doktora öğrencisine tezin nasıl gidiyor diye sorulmaz!” şakalaşmaları doğmuş.

View original post 1.960 kelime daha

Sistemli ol kızım: ‘Hedef’e karşı ‘Rutin’

Etiketler

, , , , , , , , , , ,

Doktora tezi: Araştırma Yapmak mı, Yazmak mı?

Doktora tezi, kılcalları olsa da, kabaca iki aşamadan oluşuyor: (1) Araştırma yapmak, (2) Araştırmayı yazılı ve sözlü olarak sunmak.

Yani biri süreç, diğeri sonuç olan iki farklı konsantrasyon düzeyi ve karmaşık edimler topluluğu. İlk yazımda doktorayı, bir yeterlilik sınavından çok yeni bir dünyaya giriş kapısı ve o dünyada ihtiyaç duyacağımız becerilerin geliştirildiği eğitim süreci olarak tariflemeyi yeğlediğimi söylemiştim. Aslolan araştırma yapmayı öğrenmekken, ne yazık ki –belki de somut olarak izlenebilecek tek şey olduğundan– yazılı metne süreçten daha çok önem veriliyor. Yine ikinci blog yazımda da ifade ettiğim gibi, doktora tezi ve yazma edimi, hiçbir zaman salt yazmaktan ibaret değildir. Bu, sadece buz dağının görünen kısmı. deney yapan çocukO halde şu sonucu çıkarabiliriz rahatlıkla: Doktora tezini yazarken de iki farklı konsantrasyon düzeyi ve döneminden söz edebiliriz. Biri çalışma metnini oluşturmak ve sonuç metni yazmak; diğeri de o metne temel oluşturacak araştırmayı yapıp, çalışmayı gün be gün geliştirmek, yani sonuç ürüne bizi götüren araştırmanın gündelik çalışma kısmı ve rutinler. Bu iki parçada farklı beceriler ve dikkat noktaları vardır. Okuma, yazma, konuşma, dinleme, gözlemleme, soru sorma ve nihayet düşünme… Bütün bunların özellikle konsantrasyon düzeyindeki biçimleri, araştırmayı yaparken ve yazarken -kaçınılmaz olarak- farklılaşır.

Tez bir gecede mi yazılır?

Söz konusu bir doktora tezi olduğuna göre, onu bir gecede yazamayacağımıza göre, çalışmayı adım adım ama daha çok anbean geliştirmeye ihtiyacımız var. Bunu nasıl yapacağız? Bir esin mi bekleyelim? Hop bir anda kalkıp araştırmayı yapalım sonra da yazalım mı? Ya da araştırmayı yaparken bir yandan yazmak akıllıca mı? Peki siz de bazen kaybolduğunuzu hissediyor musunuz, okuduklarınızı nasıl derli toplu bir yazın taraması haline getireceksiniz? look-it-up-mdÜç ay önce okuduklarınızı hatırlıyor musunuz, nasıl sentezleyeceksiniz? Metodoloji de ne demek ki? Problematik diye bir şey dönüyor ama… peki ya hipotez.. ah o hipotez… Sosyal bilimlerdeki yeri nedir? Hipotez yazmalı mı yazmamalı mı? Tezde okuma, yazma, düşünme, gözlem becerileri nasıl geliştirilir? Anket sorusu nasıl hazırlanır, derin görüşme nedir? Bu soruların her birini sonraki yazılarımızda tek tek ele alacağız büyük olasılıkla.

Doktora tezi: Sürece odaklanmak & Alışkanlık geliştirmek

Şimdi gelelim daha az acı çekmek için kendi hayat felsefemde yaptığım –daha doğrusu yapmaya giriştiğim– değişikliğe (takdir edersiniz ki bu pek kolay olmuyor 🙂 ama aslında çok basit, çok sade): Sürece odaklanmak ve gerekli becerileri geliştirmek için yeni alışkanlıklar edinmek… Rob’la yaptığımız görüşmede, “yapıya çok fazla odaklanıyorsun, araştırma üzerine kafa yor, metin sonra onun üzerinden çıkacak” demişti. Ben de bu öneriyi çok anlamlı buldum. İnsanın yıllardır duyup da anlamlı bulduğu halde bir türlü hayatına geçiremediği fikirler bazen an geliyor, gündelik hayat içinde başka başka yollarla önüne çıkıyor. Ben de Viyana’ya döndükten sonra, aralık ayının son günlerinde bir film izledim ve hayatım değişti: Julie & Julia. julia&julia afişChallenge – kendine meydan okuma ve her gün düzenli olarak belli bir edime yoğunlaşmak ve bunun üzerine olan reflectionlarını / deneyimlerini, düşüncelerini bir blogda yazmak. Çok basit, sıradan bir şey gibi… Ama bu film benim bakış açımı ve hayatımı değiştiriverdi; sızım biraz hafifledi. Hayat bir günde değişmez elbette 🙂 bu da bir birikimin sonucu oldu. Özellikle Viyana’ya geldiğimden beri odaklandığım çalışmalar ve sorunlar… ve tabii ki önceki yıllardan biriktirdiklerim. Bunu fark etmek de beni rahatlattı: Siz biriktirdiklerinizsiniz, farkında olarak ya da olmayarak, sizde birikenlersiniz. O yüzden rahat olun; özünüzü, o birikimi duymaya çalışın. Sonra James Hayton’ın blogunu ve sayfasını takip ediyordum zaten facebooktan, James Clear diye bir adamla tanıştım. Adam liberalin önde gideni, girişimcilik ve hayat kalitesini geliştirmek üzerine düzenli blog yazıları yayınlayan bir adam. Ama, yazdıkları beni bir yerden yakaladı; hatta bu metni haftalardır yazıp yazamama öteleme işine de onun metinlerinden birini okurken son verdim.

Beni yakalayan yazısı hedeflere değil, işte bu ana odaklanın gibi bir başlık taşıyordu. Bundan önce farkındalık (mindfulness), yavaşlık (slowness) ve meditasyon üzerine de bir şeyler okumuştum. Bu yüzden bu metne çok hazırdım galiba. Yazıyı siz de okuyabilirsiniz. Uzun lafın kısası, adam şunu söylüyordu: “Sonuca çok fazla takılmadan, sürece odaklanır ve bir sistem, program dahilinde sürekli ve disiplinli bir şekilde çalışırsanız, hedefi unutsanız bile bir şekilde hedeflediğiniz o noktaya zaten ulaşırsınız”. Ne kadar basit değil mi… “Gerekli alışkanlıkları geliştirirseniz, ne motivasyona ne irade gücüne ihtiyacınız kalır,” diye de ekliyordu. Peki süreç nedir, sonuç nedir? Bunu sistem vs. hedef olarak da tarifleyebiliriz… Bir antrenör için hedef bir şampiyonadır; sistem, sporcularının her gün idmanlarda yaptıklarıdır. Bir yazar için hedef, bir-iki yılda bir kitap yazmaktır; sistem, yazma rutinidir. Benim için?… Hedef, bir senede doktora tezimi tamamlamak (seneye şubatta jüriye çıkacağım); sistem, çalışma programımım – yani ne zaman ne okuyacağım, ne zaman yazıp, düşüneceğim, hangi becerileri ne zaman ne şekilde geliştirmeye vakit ayıracağım – ve gündelik rutinlerim…

Clear şöyle devam ediyordu yazısında: Süreci ve gündelik hayatı göz ardı edip, sonuca odaklanmanın üç sıkıntısı vardır: (1) Mutluluğunuzu o başarı anına erteler, bugün tatmin olamazsınız. Yani hedef koymak size bir doğrultu kazandırsa da, sizin bugünkü mutluluğunuzdan çalar. ÇÖZÜM: Kendinizi bir hedefe değil, bir sürece adayın. (2) Hedefler tahmin edildiğinin aksine gelecekle ters orantılı bir ilişki içindedir. Hedefe fazla odaklandığınızda aslında onu gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğunuz kaynakların kendini yeniden üretme mekanizmalarını da olumsuz etkilersiniz. Kendinize güveniniz, sağlığınız, enerjiniz… Bunları aşısı zorlarsınız. Tüketirsiniz. ÇÖZÜM: Acil sonuçlara olan beklentinizden ve bağımlılığınızdan kurtulun. (3) Hedefler aslında denetiminizde olmayan şeyleri de kontrol edebileceğiniz yanılgısı yaratırlar. ÇÖZÜM: Esnek olun ve geri bildirimlere açık sistemler (loops – döngüler) yaratmaya gayret edin. Yani arada dönüp bakın, neler işliyor neler işlemiyor. Bugün yazdığı son blog yazısında da, hayata bir bilim insanının yaklaşımıyla yaklaşmaktan söz etmiş: Sizler başarısızlığı ya da hataları genel toplumsal yargılarla felaket olarak algılamayın, her biri doğruyu bulmada ödenen bir bedelden ibarettir. Bu yazıya da ulaşabilirsiniz.

Hadi hemen kalkın… Sizi sıkıştıran bitirme tarihinden (deadline) kurtulun önce, sonra azıcık kendinize meydan okuyun ama yaptığınız edim her neyse, azıcık yavaşlama cesaretini gösterin. Hayat amacınız, değerleriniz neyse onları gündelik hayatınızda görmek için bir şeyler yapın. Her gün.. Bu kişisel gelişim meselesi değil, bu bir varoluş meselesi, felsefi bir derinliği var. Mutluluk imkansız olsa da, hayalini kurduğunuz dönüştürmek istediğiniz dünya için belki de gündelik hayata daha çok hakim olmamız gerekiyor. Ne dersiniz?

07.02.2014 / Cuma // 01:43 – 03:51

Viyana / Döbling

Roma kaç günde inşa edildi?

Etiketler

, , , , , , , , , ,

Gecenin bir yarısı uykum kaçmış, radyomda Carmina Burana’nın O Fortuna bölümünü dinlerken, aklıma takıldı:  Roma bir günde mi inşa edilmiştir? 

Tabii ki hayır. Peki, öylesine ihtişamlı bir kent, nasıl bir emeğin ürünüdür? Tahmin ediyoruz ki, Roma, her gün, an be an tuğlalar kona kona, birikerek inşa edildi. Peki, biz neden “değer verdiğimiz ürünleri bir günde oluşturalım” telaşı içindeyiz? Bu acelemiz niye? Hayatta önemsediğimiz herhangi bir şey için yavaşlamaya, belli bir uğraşımızda derinleşmeye korkar olduk. İçinde yaşadığımız çağın üretim biçimi ve siyasi iktidarların projeci yaklaşımının bizim gündelik hayatlarımıza, edimlerimize bu kadar sızması neden? Hadi onlar bizi etkilemeye çalışıyor, peki biz kimi etkilemenin peşindeyiz? Bu acelemiz niye? “Eğitimde acele olmaz”, demişti bir aikido seminerinde Nebi (Vural) Hoca. Ama ‘telaş’ her yerde, her nesilde. Bize dayatılan… Siz de duyumsuyor musunuz? Bir tanıdığımın oğlu, beş-altı yaşında, kaygı bozukluğu tedavisi görüyordu. Hem hız hem mükemmeliyetçilik bizi çepeçevre kuşatmış. İlkel dediğimiz çağlarda tanrılara kurban edilen kanın yerini, insanların gözünü ‘başarı’ bürümüş. Ne yapsak ki?

Hedef – Süre – Psikolojik Direnç

İşin içine – Roma’yı inşa etmek kadar büyük olmasa da – hayatınızı etkileyecek akademik hedefler girdiğinde nasıl hissediyor, bu durumla nasıl başa çıkıyorsunuz? ÖSS’ye girmekten tutun da tez yazmaya… Bir hedef ve bunu başarmam için bana verilen belli bir süre söz konusu olduğunda, ben psikolojik direncimi korumakta ve içime sinen değerli ürünler ortaya koymakta birazcık zorlanıyorum. Büyük motivasyonlar ve heyecanlarla canhıraş çalışmaya başlayıp, psikolojik direnciniz kırılıp nefesiniz kesildiğinde, siz de havlu atar mısınız mesela? Baştan savma mı yaparsınız, vaz mı geçersiniz? Bir dahaki sefere daha iyi olacak diye kendinizi mi kandırırsınız? İşin garibi, o hedefe bir şekilde ulaşılır: Korkulan sınav geçilir, ötelenen ödev yazılır, proje teslim edilir ama… Tüm bunlar birikerek hayat olur. Eksik ya da yanlış olan nedir? Siz de tez yazarken, para biriktirmeniz, kilo vermeniz gerektiğinde –yani sizin için iyi, sağlıklı olacağını varsaydığınız yeni bir şeyi yapmanız gerektiğinde- ya da yeni bir edimde sonraki aşamalara geçmek için belli engelleri aşarken, kendinizi bir ömür törpüsünün içinde hisseder, güveninizi yitirir misiniz zaman zaman?  Görüş açınız bulanıklaşır mı? Hayatınızı iki yetişebilme arasında ya da vermeniz gereken sınavlar arasında gerili bir ip gibi duyumsar mısınız?

Ritim

Bu gerginliğin temelinde sanıyorum iki nokta var: Birincisi, hedeflediğimiz şeyle onun için gündelik olarak yapmamız gerekenler arasında bir konsantrasyon düzeyi farklılığı olması; ikincisi desonuç ürüne, hedefe ve bunlarla birlikte gelecek olan ‘başarı[1]’ya (!), süreçten ve gündelik rutinlerden daha çok anlam atfetmemiz. Buna bir de mükemmeliyetçilik hastalığını ekleyin… Bu çarpık bakış açısı benim yıllardır hem hayattan keyif almamı engelliyor; hem de biraz yavaşlayıp, ortaya gerçekten değerli ürünler çıkararak bir şeyleri değiştirme gücümü de törpülüyor, tüketiyor. İşin açıkçası bu beni çok yordu. Hatta canıma tak etti… Peki ne yapabilirim diye düşünmeye başladım.

Lisans ikinci sınıfın yarıyıl tatili bittiğinde, Çetin (Göksu) hocamızın yanına gitmiştik birkaç arkadaş. Stüdyo tekrar başlayacağı için hepimiz bir yandan heyecanlı ama bir yandan da gergindik. Hocaya yoğun tempodan ayaküstü şikayet edip, ‘acaba yorulmamanın bir yolu var mıdır’, diye sorduk. Çetin Hoca bir zamanlar dağcılık yapmış; cevabı beni çok etkilemişti: “Dağcılar belli bir ritimle yürürler. 3.odemis-te-cig-dustu-bir-dagci-kayip-4330416_5104_oSiz de belli bir ritimle yürürseniz, yorulmazsınız”. Tabii ki yürüyemiyorduk 🙂 Mimarlık fakültesinde okuyanlar bilir; o projenin başında günlerce kalıp da eskiz kağıtlarına bakar, bazen hiçbir şey çıkaramazsın. Laklak eder, hafta sonları, geceleri stüdyoda kalır, sonra da yumurta kapıya dayanınca bir güzel sabahlar projeyi bitirirsin. Ama her şekilde biter. Nasıl olsa (!).

Dar vakitlerde insanın kafası daha iyi çalışıyor, doğrudur. Öğrenciysen dört yıl buna katlanabilirsin, ama ya bu senin hayatınsa, mesleğinse… ne yapmalı? Acı çekmeden öğrenmeyi, değerli bir şeyler üretmeyi nasıl başarabilirsin? Kendini yeniden ürettiğin diğer edimlerini ve mücadele alanları da ihmal etmeden, edimlerini nasıl dengeleyebilirsin? Yorulmadan, canından bezmeden akademik çalışmalarının sürekliliğini nasıl sağlarsın? Hedefini ve başarı fikrini gözünde büyütmeyi bırakıp, rutinlere odaklanarak ve gündelik çalışma sisteminden keyif alarak, belki de. Zaten almıyorsan neden o işi yapıyorsun ki? 🙂 bir sonraki yazımız hedefin karşısında, rutinin ne anlama geldiğini açmaya gayret edecek.

Sevgiyle,

07.02.2014 / Cuma // 01:43 – 03:51

Viyana / DÖbling

[1] Başarı yanılsaması üzerine çok düşündürecek yazdıracak bir mesele… Toplumun başarıya ne kadar önem verdiğini, en az para kadar – belki de onunla birlikte – ne kadar etkili bir güç ve meşruiyet aracı haline geldiğini, Woody Allen’ın kızının yazdığı mektubu ve altındaki yorumları şu linkten okuyunca fark ettim: http://www.5harfliler.com/woody-allenin-kizi-dylan-farrowdan-acik-mektup/. Konumuzla çok alakasız gibi görünse de ilginç bir okuma deneyimi oldu benim için, çünkü toplumun kadın meselesini bir sanal ortamda bu mektup ve başarı olgusu üzerinden nasıl tartıştığını okumak gerçekten çarpıcı ve esinleyici bir deneyim. Bakalım okuyun siz neler hissedeceksiniz.

Kendi yolunu arayıp kendin bulmalısın genç akademisyen!

Etiketler

, , , , , , , , , , ,

genc-bir-romanciya-mektuplar-7997-54309Şu sıralar Llosa’nın Genç Bir Romancı’ya Mektuplar kitabını okuyorum. Önerileri, yazar olmak isteyenleri ilgilendirse de, dün Jeff’le yaptığım görüşmenin düşündürdükleriyle bir hayli örtüştü. Üslup hakkında yazdığı bölümün sonlarına doğru şöyle bir ifade kullanıyor yazarımız: “Tutarlı ve vazgeçilmez bir üslup benimsemeden romancı olunamayacağına ve siz de bir romancı olmak istediğinize göre, kendi üslubunuzu arayıp bulun (s. 43)”. 2010’da Nobel edebiyat ödülü alan abimizin 1997’de kaleme aldığı kitabı, 2012’de Can Yayınlarından dilimize çevrilmiş. Genç yazarcıklara pratik değil ama daha çok felsefi önerilerde bulunuyor. Bu da çok kıymetli bir şey. Kitabın edebiyatla olan ilişkisi kelebeğin öykü defterine konu olacak yakında, ancak burada şu soruyu sorduruyor bana: Genç bir akademisyen adayına bu tür bir yol gösterici kitap yazan başarılı bir akademisyen, bir profesör var mıdır? Sanmıyorum ki olsun. Ben hiç rastlamadım. Sanki her şey herkes tarafından biliniyor. Kitabı geçtim, sohbet ortamında bile pratik ya da daha derinlikli felsefi önerilerde bulunan akademisyen bile görmek çok zor[1]. Onlar da genelde, akademik hayatlarının başlarında olan genç araştırma görevlileri ve yardımcı doçentler oluyor. Noluyorsa doçentlikten sonra bir haller oluyor gariban akademisyenlere, çekilen sıkıntıları, ıstırapla sordukları soruları, uykusuz geceleri unutuyorlar; büyük olasılıkla kendi “kariyerleri”ne odaklanmayı – ya da hapsolmayı seçiyorlar. Bilemiyorum. Peki, edebiyatta böylesi bir rehberliğe ihtiyaç var da, akademide yok mu? Hani nerede o hep hayalini kurduğumuz usta-çıraklık ilişkileri? 

Jeffrey Hou

Jeffrey Hou

Bu yazıda hem son haftalarda tezle ilgili yaptıklarımı ve yaşadığım gelişmeleri kısaca anlatacağım, hem de dün Jeff’le yaptığım görüşmenin düşündürdüklerine değineceğim – kendimi ve hocaları da eleştirmekten geri durmayarak. Önce Jeff’ten söz edeyim; Jeffrey Hou, SKuOR’un 2013 yılındaki misafir hocasıydı. Bu dönem SKuOR’da üç tane teaching block (öğretme haftası) gerçekleşti. İlki Ekimdeydi… Ben de o blokta tezimle ilgili bir sunum yaptım. Kendimi çok da iyi ifade edemedim belki ya da Haziran direnişinin fazlasıyla etkisinde duygusal bir yaklaşımım vardı, bilemiyorum. Ama orada bir anlaşılamama sorunu ile karşılaştım. Engel 1: Senin bağlamında, senin ülken için (ya da senin için) çok değerli olan bir konu, uluslararası arenada pek bir anlam ifade etmeyebilir; bu, izleyicinin ilgi alanı ve senin sunma biçiminle de yakından ilişkili. Böylece Jeff’in seminer dersinin hocası olarak yürüttüğü o ilk görüşmemizde, bir dil sorunu olduğunu hissettim. Daha çok soyut, kuramsal meselelerden bahsediyordum o sunumda, çünkü bloğun başlığı ‘kavramlar’dı. Ancak beklediğim zengin geri bildirimi alamadım. Jeff’in tek söylediği: “Git ve insanlarla konuş” oldu. Gerçi bu pratik ve kısa öneri oldukça kıymetliydi. Tek sorun bunu yapmam gerektiğini bilsem de, nasıl yapacağımı bilemiyordum 🙂

Rob Shields

Rob Shields

Daha sonra Rob’la yaptığım esinleyici ve derin görüşmenin ardından, Aralık’ta Ankara’ya gittim. Farklı ilçelerde yaşayan ve park kullanım kalıpları birbirinden ayrışan insanlarla yedi görüşme yaptım. Anneciğim, o soğuklarda beni parklara gitmekten kurtarıcı bir fikir ortaya atarak, farklı semtlerde oturan okul çalışanlarıyla görüştürdü beni. Hepsine ayrı teşekkür ediyorum. Onlara, bir yandan sohbet ederken – Rob’un da önerdiği gibi – parklara dair haritalar çizdirdim. En keyifli kısımlardan biri de buydu. Keçiören Belediyesi’ne gidip de parklar ve bahçeler müdürlüğünün sadece börtü böcek işleri ile ilgilendiğini ve bana bilgi vermekten sıkı sıkıya kaçındıklarını görünce biraz şaşkınlık yaşadım. Yine de bu küçük ön alan çalışması bayağı ufuk açıcı oldu; bana çok güzel fikirler verdi. Bu arada buraya dönmeden tez komitemden sosyolojide olan bir hocayla görüşme şansım oldu. Saolsun o görüşmede Helga Hoca’nın önerdiği bir karşıtlık çok hoşuma gitti. Onu da ekledim. Artık tezim, “mekanı toplumsal olarak köklerden, kendiliğinden sahiplenme” karşısında, “yeni kamular yaratmak için kamusal mekanın iktidar tarafından kullanılması” gibi iki ayrı “yere aidiyet biçimi“yle tanımlı hale geldi. Offf hala çok karmaşık ve soyut, farkındayım. Ama bunu halledeceğim yakın zamanda 😉

Viyana’ya dönünce de ocak sonundaki son öğrenme bloğundaki poster sunumu için çalışmaya başladım. Ve sonuç: Bize üç günlük sempozyumda reva görülen yalnızca 3’er dakikalık sunumlar ve nedenini bir türlü anlayamadığım 2’şerli 3’erli yapılan poster sunumları… Tabii bu poster sunumu ve bir teslim hissi olduğu için de çalışmak istediğim düzende çalışamadım; asıl çalışma düzenimi bir miktar daha ertelemiş oldum. Kaybedilmiş bir ay daha mı? Bilemiyorum. Tezini 3 dakikada sunmak ciddi bir meydan okuma ve çok faydalı ancak geri bildirim almak için hiç ideal bir ortam oluşmadı. Bu da çok can sıkıcı tabii. Karşında kamusal mekan üzerine yıllarca çalışmış hocalar var – siyasi olarak duruşlarını benimsesen de benimsemesen de, ancak onlar da seni yarım kulakla dinliyor. Arada dil engeli var; heyecanlanıyorsun. Her şeyi anlatamıyorsun. Ee adamlar hatunlar sıkılmış. Sonuç: En genel şeylerden söz edilip geçildi. Sadece 1-1,5 saatimiz vardı, 3 grup için.

symposium_flyer_fb

http://skuor.tuwien.ac.at/wp-content/uploads/symposium_flyer_fb.jpg 

Ben de neyse ki Jeff’le son bir görüşme talep etmiştim. İlk şokumu “ben senin gönderdiğin metne göz atamadım; bana bir anlatabilir misin?”, demesiyle yaşadım. “İyi de daha iki gün önce, senin de olduğun bir topluluğa tezimle ilgili bir sunum yapmadım mı? Hadi gönderdiğim üç sayfayı okumadın, bari iyi dinleyeydin!” diyemedim. Demek ki beni yarım kulak dinlemişti ya da tekrar duymak istiyordu. Unutmuştu; karıştırmak istemiyordu. Buradan –önceden bahsettiğim dil sorununun ötesindeki– ilk soruna değinebiliriz: Bizler, genç akademisyenler olarak, bizden tecrübeli olanların önerilerine ve yardımlarına hatta yer yer onaylarına ihtiyaç duyarız. Ancak ne yazık ki, onların bizim için ilgileri az, vakitleri de genelde dardır. Bu durumun Türkiye’ye has olduğunu düşünmüştüm; ancak Avrupa’da da durum farklı değil anlaşılan. Ya da benim çalışmam yeterince ilginç ve açık değil; onu daha rafine hale getirmek için daha çok çalışmalıyım, diye düşünüyorum. Sen ilgilerini çekecek biçimde derinleştirmedikçe bu deneyimli akademisyenler çok da ilgilenmiyorlar çalışmanla. Belki de haklılar. Zamanları çok kıymetli. Ama onu derinleştirmek için de tartışmaya ve bu insanların önerilerine ihtiyacın oluyor. Buyur çık işin içinden…

İkinci şok da bir önceki görüşmemizde söylediğinin tam tersini söylemesiyle gerçekleşti: “Nasıl bir teorik çerçeve kullanacaksın?” Şok kelimesini kullanarak aslında biraz durumu abartıyorum; bu, biz doktora öğrencilerinin alışık olduğu bir haldir. Hocalar, izleme jürilerinde seni bir oraya bir buraya savurur durur. Bir önceki görüşmede “Yapma!”, dedikleri şeyi göremeyince, “Neden yapmadın?”, diye de sorabilirler. Ancak doktora tezi yazmanın ve izlemenin doğasının böyle olduğu da söylenir; tabii bu, bir sorun olarak bize ıstırap veren bir durumdur. Yine de Jeff’in yönelttiği bu soru kıymetli bir soruydu; soyut kavramlarla, yapacağım araştırmayı nasıl ilişkilendirebileceğimi bu çerçevede konuşabildik. Önerileri genelde yüzeysel ve benim daha önce düşündüğüm şeyler olsa da, “yazın taraması nasıl yapılır?” konusunda beni biraz aydınlattı. Sonraki blog yazılarında yazın taraması-tez ilişkisini daha detaylı irdelemeyi hedefliyorum. Yaptığımız görüşmenin sonucunda “place attachment / yere bağlanma” kavramının benim temel damarımı oluşturduğunu düşündüğünü ifade etti. Buradan da “senden tecrübeli akademisyenlerden rehberlik alırken karşılaştığın” üçüncü soruna geçebiliriz: Her hoca çalışmanı kendi alanına çekmeye çalışır. “Kesinlikle bunu çalışmalısın, bu çok ilginç!” diyerek; ya da “Senin söylediklerinden anladığım kadarıyla, ana sorun şununla ilgili,” diyerek. Sen başta zorla ya da gerçekten ilginç bulduğundan oraya çekilebiliyorsun; ama bir an geliyor “yok ya, ben bunu istemiyorum” da diyebiliyorsun. “Haydaaa hoca beni yanlış anlamış.. tüh tüh…” O halde senin kendi yolunu –sorunsalını, kuramsal çerçeveni ve metodolojini– bulman gerekiyor.

Peki ne yapmalı? Şu an aklımda iki şey var: İlki, sonraki yazıda ele alacağım sistem ve alışkanlık meselesi… Diğeri de – yine Rob’un önerdiği – bir tez yazma klubü oluşturma fikri. Burada da gözlemlediğim şey, Türkiye’den farklı değil. Çoğu doktora öğrencisi tez yazarken danışmanlarıyla ciddi sorunlar yaşadıklarından, gerçek bir usta-çırak ilişkisi yaşamıyor; tam bir danışmanlık alamıyorlar. Yolu bulma konusunda çeşitli nedenlerden yalnız kalıyorlar. Ben yüksek lisansta çok acı çektiğimden, doktoramı tamamıyla istediğim bir hocayla yazma konusunda ciddi bir mücadele verdim. Ve şimdi gerçekten çalışmaktan keyif aldığım bir hocayla çalışıyorum. Şu an bunları yazabiliyor, bu süreçlere böylesi eleştirel bakabiliyorsam ve bir gün tezimi bitirebilirsem bunda tez danışmanımın gerçekten büyük katkısı olacak. Rob’un fikrine geri dönecek olursak: Birkaç arkadaşınla bir araya gelin, bütün günü çalışmaya ve yazmaya ayırın mesela.. ya da bazı kereler çalışmanızı tartışın, okuduklarınızı konuşun, diye kabaca tarifleyeceğim bir şey önerdi. Ben de yakında bu hayalimi gerçekleştirmeyi deneyeceğim; bir tez çalışma grubu oluşturmak için ilk adımları attım. Gelişmelerden elbette haberdar edeceğim sizleri; bu deneysel çalışmayı birlikte göreceğiz.

Son olarak… Jeff’e ayrılırken teşekkür ettim ve şöyle söyledim: “Gerçekten alabildiğim her geribildirim benim için çok değerli, çünkü akademik çalışma, karanlık bir tünele girmek gibi”. [Allam tez yazmaya ilişkin bulduğum benzetmelerde gösterdiğim kabiliyeti umarım tez yazarken de gösterebilirim 🙂 ] O da araya giren başka cümlelerin ardından şunu söyledi: “O tünelden çıktığında ancak kavrayabiliyorsun akademik çalışmanın ne olduğunu”. Harika!… Ne diyim. Bakalım ışığı görebilecek miyiz? 😉 Sevgiyle tekrar görüşene kadar tez yazanlara kolaylıklar ve iyi çalışmalar diliyorum…

25.01.2014 / Cumartesi // 18:13-19:29

Viyana / Döbling

NOT: Jeff’ yaptığı katkılardan ve bana düşündürdüklerinden ötürü yürekten teşekkür ederken, ODTÜ’ye teslim etmek üzere doldurmasını istediğim forma yazdıklarını da tez yazma sürecinin parçası olduğu için burada paylaşmak istiyorum:

“Yasemin has developed a very interesting framework comparing users’ attachment and relationship to different types of parks. The result is likely to contribute significantly to our understanding of place attachment. She needs to further work on refirement of research methods & intruments. But the overall project is promising.” 


[1] Tez danışmanım Ali (Cengizkan) Hoca, Housing & Discourse dersinin iki döneminde bunu bir miktar başarıyor. Mustafa (Kemal Bayırbağ) hoca da gördüğüm başka bir istisna; açtığı derslerde makale nasıl yazılır üzerine bir ya da birkaç saat muhakkak ayırıyor.

Doktora tezi nedir: Göle açılıp… Okyanusta kaybolmak?

Etiketler

, , , , , , , , , ,

Doktora tezi nedir?

İlk yazımda, doktorayı, uzun bir akademik yolun sonunda gelinen eğitim piramidinin en tepe noktası olarak tanımlamak yerine – alışılmışın aksine – yeni bir piramidin tabanı ve yeni bir dünyaya – profesyonel akademik dünyaya – giriş olarak tanımlamayı yeğlemiştim (James Hayton’a referansla). Bu yeni dünyaya girerken, doktora sürecinin iki önemli işlevi olduğunu da ifade etmiştim: O dünyaya kendi başımıza adım attığımızı kanıtlamak ve yeni beceriler geliştirmek. Peki, doktora tezi bu çerçevede nerede duruyor? Hemen her doktora öğrencisinin korkulu rüyası haline gelen, zamanla hayatımızı işgal edip bizi şekilden şemalden çıkaran bir metin midir tez? Aylarca yıllarca üzerine çalışıp, defalarca yazıp sildiğimiz ve bir iki saat içinde bir jüriye sunarak elde ettiğimiz ve bize o büyülü dünyanın kapısını aralayan bir giriş vizesi midir?

Doktora tezi – her ne kadar o sonuç metin öne çıkarılsa da – aslında yapılan özgün bir araştırma ve araştırmanın hikayesidir. Doğrusu bu tanım benim daha çok hoşuma gidiyor. “Tek başıma araştırma yapabilecek miyim?” sorusuna, bir jürinin önünde “evet” yanıtını vermeme yarayan, kuru kuruya yazılmış sıkıcı bir akademik metin olarak bakmak istemiyorum doktora tezime. Ya da yekunu – aylarca yıllarca okuduğum onca kaynaktan çıkardığım – bir özetten ibaret olan derleme toplama bir metin olmasını da istemem. Aslında doktora tezi, yazma uğraşını ya da o sonuç metni bir hayli aşan bir sürece işaret ediyor – bir buzdağı var orada. Bu kavramı SKuOR’da aldığım seminer dersi (Advanced Masters’ / PhD Seminar International Urban Studies Revisited) için birinci öğrenme bloğu sırasında (Ekim 2013’te) yazdığım ilk metinde keşfettim (Sanıyorum o sıralar Hemingway’in öyküde buzdağı kuramı üzerine de sıklıkla düşünüyordum). Yazıp sunduğunuz metin öylesine derin bir sürece ve çabaya işaret ediyor ki, bunu tümüyle anlamak ve değerlendirmek kolay değil. Peki, doktora tezi nasıl yazılır? Bir reçete sunmak istesem… Sunabilir miyim?

Bir reçete: Doktora tezi yazmak?

Sunduğum o ilk metinde, Sabine’nin bir önceki dersinde ifade ettiği ve çok hoşuma giden bir argümana da ironik bir gönderme yapmak istemiştim: “Doktora süreci ve tezi için bir reçete yoktur”. Yazımın başlığı, Bir reçete: Doktora tezi yazmak?, şeklinde çevrilebilir. Viyana’da oturma iznimi (iki ay uğraşarak) bin bir güçlükle almış, orada ne yaptığımı sorarken, boşuna heba ettiğim onca yılın acısı ve hala elimde bir şey olmamasının da kafa karışıklığı ile kara mizaha yakın bir metin kaleme almıştım. Buzdağı kavramı ve reçete olayı Sabine’nin pek hoşuna gitmişti. SKuOR’daki ilk iki seminer dersini bu yüzden çok sevdim. Çünkü, ODTÜ’deki tez semineri derslerinden farklı olarak, tez yazma ve araştırma yapmanın psikolojik – ekonomik pek çok zorluğu üzerine birlikte kafa yormamızı sağlamıştı Sabine. O süreç ve ders bana şunu sordurmuştu: İyi bir doktora tezi yazmak için neye ihtiyacımız var? Hayatımızdaki kaosa mı? Merak dolu olmaya ya da bir yapıya ve sınırlara mı? Düşünce açıklığına? Yaratıcılığa ya da yeteneğe mi? Belki hepsinden fazlası… Bir hikayeye mi ihtiyacımız vardı?

Eğer hayatınızda doktora tezi yazan biri varsa ona gıcık olabilirsiniz. Arkadaşlarla bir araya gelmişsinizdir, çağırmak istersiniz uyuzluk yapar; gelmez. Zaman zaman kaybolur; bazen ortaya çıkar – kara batak gibi. Telefonlarınızı duymayabilir; açmayabilir. Sizden uzaklaşabilir. Sizi sevmediğinden değil… Yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Çünkü tez yazmak – aslında genel anlamda yazma edimi – bir miktar soyutla(n)ma ihtiyacını da doğuruyor. Ee yazmayan bilmez. O yüzden fazla gıcık olmayın. Bazen de, sosyopatlık su yüzüne çıkar. Çünkü doktora tezi yazmak demek, dünyayla ve – hele sosyal bilimciyseniz – insanlarla sürekli yoğun bir ilişki içinde olmayı, hızla değişen, akışkan gerçekliği takip etmeyi de gerektirir. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyebilirsiniz. Hakkınızdır. Deyin. Ama durum bu.

Doktora tezinde buzdağı kuramı?

“Doktora öğrencisi olan arkadaşlarınıza fazla yüklenmeyin!” yönündeki – gayet pragmatik – mesajımı da verdiğime göre, şimdi size kendi reçetemden ve buzdağı kuramımdan söz edebilirim. Tez yazmak, her zaman yazmanın ötesinde bir şeydir. Onu buzdağı gibi nitelemem de bu yüzden. Bunun anlamı şu: Her zaman yazdığınızın ötesine gidebilmelisiniz – ötesi, yanı, arkası, önü, derinliği işte her neyse oraya. Yazmanın dışında – pek çoğunu planlamadığınız, aklınıza hayalinize getirmediğiniz – başka başka şeyler de yapacaksınız. Ve işin acı yanı ne biliyor musunuz? Yaptığınız onca şeyden pek azını sunma şansına sahip olacaksınız. İşte burası tam bir açmaz.

Bununla da bitmiyor. Hadi şu sizi bizi bırakalım da senli benli konuşmaya başlayalım. Farklılaşan seviyelerde sosyal ya da doğal gerçekliğe gözünü dört açman gerekiyor. Yapıları ve süreçleri de gözlemezsen gerçeklik sana küser. Sonra farklı aktörler var… Onlarla ne yapmalı? Her biri birer değişken… İncelediğin konuyu etkiliyor; değiştiriyor. Hepsini tümüyle anlayabilecek misin? Bütünlüğü yakalayabilecek misin? Ama yerin dar… Gördüğün, keşfettiğin her şeyi yazman mümkün değil. Seçim yapmalısın. Tıpkı bir mercek gibi… Hani olmaz ya… Diyelim konunu güzelce çerçeveledin, ilişkileri, bağlamı ve atmosferi ne kadar yansıtabileceksin? Sınırlar… Evet kendine sınırlar belirlemeli.. Konunun çerçevesini öyle bir ayarlamalısın ki, kaybolmayasın. Çok dar olursa da çalışmanın bir anlamı olmayacak. Okuyan sıkılacak. Yeni bir şey öğrenmeyecek. Ne yapsan? Ya da boş ver her şeye… Otur masana, yazmaya başla. İyi de ne yazacaksın? Haydaaaaa… Bu yüzden problematize etmek diye bir kavram dolaşır bilimsel çalışma deyince. Pek de açık değildir ama yine de anahtardır. Başka bir yazıda daha detaylı tartışabiliriz onu. Şimdilik sadece bir nokta olarak koyalım buraya… ve bir örnekle devam edelim.

Diyelim ki, kentte gözlediğin bazı eşitsizlikler o kadar rahatsız etti ki seni – birinci sınıfta kent sosyolojisi hocamız, “Kent sizin laboratuvarınızdır”, demişti çok hoşuma gider bu ifade – “ırkçı mekânsal politikaları” irdelemek istiyorsun. Bunu ulaşım politikalarıyla ilişkilendirebilir misin? Ulaşılabilirliği, kent mekanından dışlanma sürecinin bir göstergesi olarak görebilecek ve gösterebilecek misin örneğin? Peki… Kent sakinleri ve politikacıların yanında, polis ve suçlularla da – ya da mağdur edilenlerle de – konuşmak için yeterli meraka ve yüreğe sahip misin? Belki bir mimar ya da plancısın… Ya da sosyolog? Mekan fetişizminden ya da mekanı dışlama hatasından kurtulabilecek misin? Kendi zihinsel kurgularının ne kadar ötesine gidebileceksin? Acılarının… yaralarının etkisinden ne kadar kurtulabileceksin? Öyle ya, tez yazmak, araştırma yapmak, sana dokunan, seni acıtan bir noktadan başlıyor çok zaman. Kişisel sınırlarını aştın diyelim, peki bakışını bulandıran mesleki deformasyonundan kurtulup olaylara, olgulara yeterince objektif bakabilecek misin? Belki çalışmanın sınırları seni Güney Afrika’ya götürecek. Paran var mı ki? Diyelim yok… Nereden bulacaksın? Sahi çalışman için ne kadar uzağa gidebilirsin? Neleri feda edebilirsin? İlişkini, kocanı, kızını, arabanı, aileni, arkadaşlarını?… Konunu bütünüyle kavramaya çabalarken, kültürel-ekonomik-psikolojik güçlüklerle baş edebilecek kadar cesur musun? Psikolojik direncin ne alemde?

Bu kadarla kalmayacak… Hep daha fazlasını öğrenmen gerek. Çünkü gerçeklik sürekli değişiyor. Her yeni gün yeni bir şeyler ekleniyor; ilişkiler yeniden tanımlanıyor. Okumaların, dinlemelerin ve yazmaların hep o bütünün gerisinde kalacak. Odana kapanıp yazdığın-okuduğun zamanların yanında bir de sokağa çıkıp akan gerçeklerin peşinde koşmak gerek! Gördüklerini doğru yorumlamak ve bir de vicdanlı olabilmek. Etiğe uygun davranabilmek… Ooo amma iş değil mi? Ve sonuç… Sen bir göle açıldığını zannederken, bi de bakmışsın uçsuz bucaksız bir okyanusta kaybolmuşsun… Hiçbir kitap seni kurtaramaz. Bazen hiç kimse sana yardım edemez… Tez danışmanın bile. Kayboldun. Yolunu kendin bulacaksın. Peki hala araştırma yapıp bunun hikayesini yazmakta kararlı mısın? Şöyle anlatayım… Bir kentin senin kentin olmasını istiyorsan, önce içinde kaybolmalısın. Kente teslim olmadan ve içinde kaybolmadan o kentin kendini ele vermesini, sana teslim olmasını – Godot’u bekler gibi – boşuna beklersin. Önce kaybolacaksın… Sonra ola ki yolunu bulursan, kendini sıcak odana masanın başına atıp hikayeni yazabilirsin. Önünden geçtiğin sinemayı, gördüğün kara kuru çocukları… Müşteri bekleyen hayat kadınlarını ve gecenin bir yarısında aniden beliren aynasızları… Parkları, ağaçları… Kedileri ve serçeleri… Her Cumartesi kurulan pazarı, oraya giden komşu teyzeyi, Ahmet Amcayı… Ya da geçen yıl yanan ibadethanenin hikayesini… Evinden atılan yoksulları, zorla ismi değiştirilen sokakların kaybolmuşluğunu ve direncini… Yazdın mı? Yazacak mısın? O ulu akademiye girme hakkına sahip olmak için, o kapıdan içeri adımını atmaya yarayacak araştırmanın resmi kaydını oluşturmaya… Hazır mısın?

14.12.2013 / Cts. // 23:57 // Ankara

Prologue: Doktora nedir?

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , ,

Ben bir doktora öğrencisiyim.

33 yaşında olup hala öğrenciyim demek tuhaf. Sanki hala bir şey yapmamış, hala hayatın içinde pinekleyen, öyle hiçbir işe yaramayan bir insan gibi hissettiğim oluyor bazen. Toplumda da akademisyenleri parazit gibi görenler yok mu? Hatta akademisyenlerin kendileri bile etkilenebiliyor bu görüşlerden. Yemek yapan bir aşçının sunduğu somut ürünün yanında, biz ne yapıyoruz ki diyen bir profesör tanıyorum. Haklıydı belki. Bu başka bir yazının konusu ama, ben ne yaptım ki diyor insan öyle anlarda. Dönüp ardına baktığında yüksek lisans tezinden başka bir şey yok. Hiç büyümemişsin gibi.. Hele bir de benim gibi ufak tefek minyon bir hatunsan, ailen, çevrendekiler senden torun, yeğen bekliyorsa… ve sen tezim de tezim diye tutturmuş ama yıllardır bir şey elde edememişsen… Doktorayı bitirmeye ne kadar kaldı diyenlere, yıllardır otomatik olarak “iki sene civarında,” deyip, “iyi de geçen sene de o kadar kalmamış mıydı…” cevabını duyunca bir anda çöküyorsan… Uzun lafın kısası: Akademisyen olmak yolunda doktora tezini yazmakla meşgulsen, hayat pek kolay olmuyor. Hele ki Türkiye gibi gerçek akademik çalışmanın parmakla gösterilecek kadar nadir yapılabildiği bir ülkedeysen… Bilimle uğraşayım derken, pek çok kişisel, ekonomik ve politik sorunla uğraşmak durumunda kalıyorsan… Meslek alanını ve yaşadığın kentleri, gündelik hayatı savunmak için kendine mevziler seçmek zorundaysan… Bilimle uğraşmak bir lüks bile olabilir mi? Daha faydalı bir şeyler mi yapsan? Oysa belki de sekiz yaşımdan beri bilim insanı olmak isteyen de ben değil miydim? Belki farklı bir alanda… Doktor olmayı hayal ederdim. Hep kendimi laboratuvarlarda resmettiğimi hatırlıyorum.  Bir kitapçı dükkanı neyime yetmezdi oysa… Gerçi ne tüccar kafası var bende ne de o kadar param. Şehir planlama okumak da sosyal bilimler alanına girişim de benim için sürpriz oldu. Ama her ne kadar zor olsa da, burada olmayı anlamlı buluyorum. Buradaysam bunun bir nedeni olmalı, diyorum. 

1.karikatür_büyünce doktor olacağım

Öğrenmeyi kendimi bildim bileli; öğretmeyi ise 9-10 yaşlarımda evcilik arkadaşıma okuma-yazma öğrettiğim zamanlardan beri çok seviyorum. Hep işin özünü ve gerçeği anlamak istedim. Bilgiyle tuhaf bir ilişkim var. Kendime güvenimin kaynağında her zaman “bilmek” oldu – en başta da kendimi bilmek. Peki ama beni bu blogu açmaya iten güdü ve bu günlüğü tutmama neden olan şey ne? Belki de en büyük nedenim: Bir hikaye anlatmak istiyorum. Bir dönüşümün hikayesi. Bir macera… Bir yolculuk. Sonunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey değişeceğim. Değişmemişsem bu araştırmayı yapmamın, bu süreci yaşamamın da bir anlamı olmazdı zaten. Clough ve Nutbrown, metodoloji üzerine kaleme aldıkları muhteşem kitaplarında şu ifadeye yer vermişler: “Research which changes nothing – not even the researcher – is not research at all. – Araştırmacının kendisi de dahil hiçbir şeyi değiştirmeyen araştırma araştırma değildir. ”

Aldığım notlardan birinde şu cümle dikkatimi çekti iki gün önce: 

“The two most important days in your life are the day you are born, and the day you find out why.” – Mark Twain – “Hayatınızdaki en önemli iki gün, doğdunuz günle neden doğduğunuzu keşfettiğiniz gündür”. 

Ben o nedeni buldum mu bulmadım mı bilemiyorum ama bazen el yordamıyla yakaladığımı hissediyorum. Bu blog o keşfin ve yolculuğun da hikayesi olabilir. Üstelik çok da mahrem bir alandan geçecek gibi sözlerim.. Bana, benliğime, tüm hayatıma dokunup süzülüp geçecek ve bu günlükle damıtılacak gibi. Kendime de size de dürüst olacağıma söz veriyorum o halde. Öyleyse başlıyoruz.

Doktora nedir? 

En iyi bildiğim şeyin öğrencilik olduğunu düşünürdüm. Bu yüzden de akademik çalışmalarda hiç zorlanmayacağıma inanıyordum. Ancak üniversiteye başladığım günden beri hem çok keyif aldım, değiştim ama hem de çok zorlandım. Duruma hakimiyetim, seviye yükseldikçe azaldı. Nerdeyim ben, ne yapıyorum dediğim anlar o kadar çok ki… Hem planlama okurken, hem sonrasında yüksek lisans ve doktorada. En zor dersleri yüksek notlarla geçmiş, yüksek ortalamalarla mezun olmuş öğrencilerin, yüksek lisans doktora yapma olasılıkları daha fazla. Çünkü geçiş vizesi ancak onlara veriliyor ne yazık ki. Bir takım saçma kriterler… Ancak bu durum ne kadar sağlıklı? Saçmalık şurda ki; siz o becerilerle doktoraya geldiğinizde bir duvara toslayabiliyorsunuz. Çünkü çok zaman doktoranın sizden talep ettiklerinin tam tersini yapmaya alıştırılmış oluyorsunuz yıllar boyunca.

Doktora’ya genelde eğitimin artık son aşaması olarak bakılır. Bir piramidin tepe noktasındasınızdır. Oraya o kadar az insan ulaşmıştır ki. İlkokulu bitirip, liseden mezun olmayı başarmış, üniversiteye girebilmiş, ortalamayı tutturmuş, yüksek lisans tezini tamamlamış, İngilizce yeterliliği geçmiş, hatta doktora yeterliliği geçip tez yazma hakkını elde etmiş… vs.vs.vs. James Hayton’un keyifle izlediğim blogunda bu durum ayrıntılı biçimde açıklanmış (http://3monththesis.com/series/basics/) – gerçi kendisi sürekli bu blogdan nasıl para kazanırım hesabı yapmasa da midemizi bulandırmasa daha iyi hissedeceğim ama neyse. Doktoranın zorluğu ve çelişkisi şu noktada baş gösteriyor: Oraya ulaşmak için başarmak zorunda olduğun eğitim biçimiyle o noktadan sonraki eğitimin birbirinin taban tabana zıttı olması. Nasıl mı? Doktora eğitiminde belli bir müfredat, bir yapı ya da standart bir sınav yoktur. Bunu yeterlilik sınavında ama daha çok tezini yazarken anlarsın. Kendi yolunu bulmalı, kendi çalışmanı üretmeli ve kendi seçimlerini yapmalısın. Belli düzeylerde özgürleşmiş de olsan, kendi sesini bulmak hiç kolay değil. Yeni beceriler kazanmalısın. Bunları iyice sindirmelisin.

O halde… Doktora uzun bir eğitim piramidinin en son durağı ya da tepe noktası olmaktan çok, James Hayton’ın da ifade ettiği gibi, başka bir piramidin tabanı, girişi olarak tanımlanırsa bu sürecin iki önemli ayağı olduğunu görüyoruz. İlkin, doktora profesyonel akademik dünyaya girişin ilk basamağı olarak değerlendirildiğinde, bir tür yeterlilik (qualification) anlamına geliyor. Bir jüri önünde sunduğun tez metninle, kendi başına profesyonel olarak bir akademik çalışma, araştırma yürütebileceğini ve buna yeterli olduğunu kanıtlaman gerekiyor. Ki bunu düşünmek mideme kramplar sokacak kadar geriyor beni. Ancak bunun ötesinde aynı zamanda doktora bir öğrenme süreci de. Bir araştırmanın nasıl yapılacağını ve profesyonel düzeyde akademik çalışma yapmanın alt becerilerini kazanabileceğin bir öğrenme deneyimi. Ne yazık ki kimse bize doktoranın ya da doktora tezinin ne olduğu üzerine düşünme şansı tanımıyor. Bu konuyu tez hocanla ya da arkadaşlarınla da tartışabilmek çok kolay değil. O yüzden genelde, doktora tezini yazarken, bilime nasıl bir katkıda bulundun, sorusuyla karşılaşıyorsun. Yeni ne söyledin? Doktora çok zaman buna indirgeniyor. Yeni bir yöntem geliştirdin mi? Yeni bir bilgi ürettin mi? Yeni bir argüman geliştirdin mi? Oysa doktora tezlerinin çoğunda bu tür bir beklentinin de karşılanmadığını görüyorsun. Peki ne yapmalı?

Bundan yaklaşık iki hafta kadar önce Rob Shields Viyana’ya, SKuOR’da bir ders vermeye geldi – Viyana ve SKuOR bundan sonraki yazılarımda çok sık geçebilir, şimdiden uyarayım. SKuOR, Viyana Teknik Üniversitesi’ne bağlı, – büyük umutlarla geldiğim – kamusal mekan üzerine 2010 yılı civarında açılmış, interdisipliner bir program. Rob Shields de bizim alanımızda Lefebvre’i yeniden yorumlayan, kafasının çok iyi çalıştığını düşündüğüm bir profesör. Onla tanışmam ve Viyana’ya gelmem ayrı birer yazının konusu… Rob’la uzun uğraşların sonunda görüşebilmeyi başardım. 1,5 saatlik görüşmemizden yer yer bahsederim belki ama, şimdi ilkin söylediği şeylerden birine özellikle değinmek istiyorum: “Doktora tezi bir tür hikaye yazımı(narrative)dır,” dedi. “Belki buraya geldiğini ve bu süreçte neler yaptığını da yazacaksın”. Bugüne dek, kendi doktora sürecimde temel becerileri geliştirmeyi önemsedim. İşte belki bu blogun açılmasına da – buraya geldiğimden beri planlasam da – Rob’la yaptığım bu konuşma bir motivasyon kaynağı oldu. Kendi doktora sürecimin ve bir akademisyen olmaya attığım adımların hikayesini yazmak istiyorum. Yeni şeyler keşfetmek ve paylaşmak dileğimle… Bloguma Hoşgeldiniz…                                         

30.11.2013 / Cts. // 14:13 // Viyana